40dk.com | Eğitim-Öğretim-Bilgi Deposu

Geri git   40dk.com | Eğitim-Öğretim-Bilgi Deposu > Gülümse - Düşün - Taşın - Öğren > Lezzetli Okumalıklar > Düşündüren Notlar-Hikayeler

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Biçim
Eski 25-11-2007, 15:27   #1 (permalink)
Yönetici
 
admin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Oct 2007
Yaş: 30
Mesajlar: 15
Varsayılan En Mutlu Adam

Jacob Kominiski hiçbir zaman ünlü ve zengin olmadı. Bir terziydi ve bundan oldukça hoşnuttu. Brooklyn semtinin sokaklarında büyük bir gururla ve her zaman gözlerinde gülümsemenin pırıltılarıyla yürürdü. Bu adam benim babamdı ve tanıdığım en başarılı kişiydi.
Çocukken onun gerçek değerini anlayamadım. Onun azıcık bir maddi ödül karşılığında bu denli fazla çalışmasını gördükçe üzülür, aynı zamanda da, içinde ilerleme hırsı olmamasından utanırdım.
Yedinci sokaktaki bir elbise satıcısının yanında çalışıyordu. Bir yaz gecesi eve bir resim defteri, bir sürü yumuşak uçlu kalem, yün ve ipek kumaş parçalarıyla döndü. Patronunun, kendisine stilist olma olanağını verdiğini ve yıllardır bunu istediğini söyledi.
Gecelerce, geceyarısına ya da daha geç saatlere dek çalıştı. Zayıf, seyrek sarı saçlı, yuvarlak omuzlu adam, mutfak masasının üzerine eğilip modeller çizdi. Annem de her zaman yanında oturup, sökük dikerdi. Uzun kumral saçları başının üzerinde toplanmış, asil yüzlü çok güzel bir kadındı.
İki kardeşimle yan odada sözümona uyuyan ben, her akşam bu, gecelik geleneği dinlerdim: Kağıdın üstünde uzun zaman kalemin çıkardığı ses, babamın anneme, “Chaya, gel bak” demesi ve onun, etekleri hışırdayarak yanına gidip duruşu ve çoğu zaman, “Bence çok güzel olmuş” deyişini hep duyardım.
Modellerin çizilmesi bitince babam alıp götürdü ve bir daha bu konudan hiç söz edilmedi. Bir gün ben, “Baba, çizdiğin modeller ne oldu?” diye sorunca o, “Beğenilmedi” dedi ve benim yüzümdeki üzüntüyü okuyunca da “Danny, herkes her şeyi beceremez, fakat herkes bir işi iyi yapabilir. Ben de iyi bir stilist olmadığımı anladım, ama iyi bir terziyim” dedi.
Ve bu adamın anahtarını; büyüdükçe babamı daha iyi anlamama yardım eden öğeyi buldum. Jacob Kominiski hiçbir zaman kendini olduğundan başka göstermeye çalışmadı. Kibirlilik ve anlaşılmayan noktaları olmadığı için de gününü gün etmesini biliyordu.
Babamın mutluluğunun gerçek temeli ailesiydi. Her olay onun için bir aile birleşmesine neden olurdu. Her zaman amcalarını, teyzelerini, kuzenlerini bir araya getirirdi. Bu toplantılar neşe, zarafet, şaka dolu olur ve annem ve babam hepsinin içinde pırıl pırıl parlarlardı. Her zaman ilk dansa kalkan ve bizim ellerimizi çırparak tempo tuttuğumuz eski ülke şarkılarını ilk söylemeye başlayan onlar olurlardı. Babamın en büyük zevklerinden biri, eşini çevreye göstermekti. Dünyada bir eşi daha olmadığını düşünüyordu. Bir gün “Onun yürüdüğü yer ışıl ışıl oluyor” demişti.
Elbette ki ciddi günleri de oluyordu. Örneğin babamın, vatandaşlığa kabul edildiğini bildiren belgeyi aldığı gün gibi... Babam birden eve girip, “Chaya! Çabuk çocukları al gel!” diye bağırdı. Hepimiz koşarak gidip, ne olduğunu sorunca, heyecanla “Bu belge Jacob Kominiski’nin Amerikan Birleşik Devletleri vatandaşlığına kabul edildiğini gösteriyor. Ne dersiniz bu işe?” dedi.
Hepimiz çok sevindik. Babam bu belgeyi çerçeveletip herkesin görmesi için oturma odasına astı. Ve ondan sonra, hasta bile olsa, bir kez bile, seçimlerde oy vermeyi aksatmadı.
Babam herkesten zevk alırdı, fakat dostluğunu çok az kişiye verirdi... En yakın arkadaşları onunla birlikte Amerika’ya göç eden beş dostuydu. Ayda bir kez hepsi bizim mutfağımızdaki masanın çevresine toplanıp, konuşurlardı. Bu beş kişi iş yaşamlarında çok başarılı olmuşlar, babamdan çok daha fazla zengin olmuşlardı. Fakat birçok konuda babamdan fikir almaya gelirlerdi; onun, yaşamı açıkça gördüğüne ve fikirlerini açıkça söylediğine inanırlardı.
Bizim yoksul semtimize, lüks arabalarıyla, pahalı elbiseleriyle, ağızlarında ithal purolarla gelirlerdi. Birgün anneme “Niçin her zaman burada toplanıyorlar da kendi büyük evlerinde buluşmuyorlar?” diye sordum.
Biraz düşündükten sonra: “Galiba burada kendilerinden bir parçayı bıraktılar. Arada sırada ona dönmek istiyorlar” dedi.
Ben 13 yaşındayken annem öldü. Kendi kederimin arasında, babamın kaybının ne denli büyük olduğunu düşündüm. Fakat yalnızca bir kez büyük acısından bahsederek, “Her gün mutlu olmak, hiç mutlu olmamak demektir” dedi. Bizlere, mutluluğun elde edilip, her zaman bizde kalan bir şey olmadığını, tüm kayıplar ve yenilgilere karşın devamlı olarak elde edilmesi gereken bir şey olduğunu anlattı.
Delikanlılığımın başlangıcında bir gün sırf Brooklyn’in dışındaki dünyayı merak etmekten patlayacak duruma geldiğim için, bir arkadaşımla evden kaçtım. Arabalarda bedava yolculuk ederek, yemeğimiz için şarkı söyleyerek ve gece olunca karakola gidip nezaret odasında bizi yatırmalarını rica ederek Delaware eyaletine dek geldik. Oradaki polis şefi akıllı çıkıp, “Siz kaçağa benziyorsunuz. Sen Brooklynli misin? Ben bir telefon edip anlayayım bakalım, arananlar listesinde adın var mı?” dedi.
Arayınca, benim adımı, kaybolmuş kişiler listesinde buldu. Babama telefon edip, “Oğlunuzu eve göndereyim mi?” diye sorunca babam, rahatlayarak polise, “Sakın ha, o bir şeyler arıyor. Bulunca evine kendi döner” dedi.
İki hafta dolaştım durdum. Sonunda alıştığım sokağa girince, kaçtığımdan dolayı onu üzdüğüm için nasıl bir açıklama yapacağımı düşünüp korkmaya başladım.
Kapıdan girince, benim aradığım uygun kelimeleri ilk önce babam kullandı. Kafasını gazetesinden kaldırıp beni görünce yüzünü sıcak bir gülümseme kapladı ve sanki sabah çıkıp da okuldan akşamüstü döndüğüm zamanlarda yaptığı gibi göz kırparak, “Buzdolabında yemek var Danny” dedi. Aramızda hiçbir şey değişmemişti. Beni anlamıştı, ben ondan ve kardeşlerimden başkaydım. Delikanlılık zamanlarımda bana karşı sonsuz bir sabır ve güven gösterdi. Kardeşlerimin hepsi iş sahibi olmuştu. Ben de kendimi göstermek istiyordum ama, nasıl yapacağımı bilemiyordum. Bu kararsızlığımı kabullenmişti. Haftada bir, beni cep harçlığı isteme sıkıntı ve utangaçlığından kurtarmak için yastığımın içine bir beş dolarlık sıkıştırırdı.
Babamın dostları buna çok üzülüyorlardı. Bir tanesi, “Jacob, sana dost olarak söylüyorum. Danny serseri olma yolunda” deyince, “Benim oğlum, yaşamını adayacağı bir şeyi arıyor. Ben ona yol gösteremem. Kendi bulmadıkça mutlu olamaz. Kimileri daha uzun süre arar ama, sonunda bulacağına eminim. Onun için korkmuyorum” dedi.
O yılın sonuna doğru, eğlendirici olarak bir sirkte iş buldum ve birden, aradığım mesleğin ne olduğunu anladım. Eğlendirme sanatına girmemle birlikte, Jacob Kominiski’nin dünyasından da çıktım. Ama tıpkı birlikte göç ettiği arkadaşları gibi, aynı nedenden ben de zaman zaman evime geri döndüm.
Yirmi yaşına gelince sanatçıların ideali olan devamlı bir iş buldum. La Vie Pare, tüm dünyayı dolaşan lüks bir revüydü. Ben de onlarla beraber Doğuya, Avrupa’ya gittim ve birkaç yıl sonra Amerika’ya geri döndük. Bir gece Newark’da oynarken eve gidip babamı gördüm.
Sıkıntılı zamanlarımızda olmamıza karşın, revüden ayrılıp yeni deneyimlere atılma isteğindeydim.
Babam beni dinledi ve “Devamlı bir iş sahibi olmak, insana güven verir ve bunu sevmekten insan utanmamalı. Ama kimi kişiler her an kendilerini sınavdan geçirmekten zevk alırlar. Eğer bu biçimde mutluluğa erişeceğine inanıyorsan hiç durma yap” dedi.

Bu öğüt, yaşamında, sağlam işini hiç bırakmayan birinden geliyordu. Kendi geleneklerine bağlı kalmak isteğine karşın, benim başka olduğumu anlamıştı ve bana yardım etmeye çalışıyordu.
Bundan sonra birkaç yıl gece kulüplerinde çalıştım ve sonunda tiyatroda önemli bir fırsat elde ettim. “Lady in The Dark” oyununda ünlü artist Gertrude Lawrence ile oynayacaktım. Bundan sonra Hollywood’a film çevirmeye geldim. Babamı da yanıma aldırdım ama sinema dünyasının başkenti olan Hollywood’un cazibesi bile babamı fazla etkilemedi. 80 yaşında ölünceye dek yanımda oturdu. Bir gün, verdiğimiz büyük bir par tide baktım ki, babamın çevresini bir kalabalık çevirmiş; onun Brooklyn ve Ukrayna öykülerini dinliyorlar.
O gece babamın eski halk şarkılarını duymaktan zevk alacağını düşünerek, eski halk şarkılarından söylemeye başladım. Anılar ve müziğin etkisine kapılıp daha fazla dayanamayarak yanıma geldi ve benimle söylemeye başladı. Ben birden sönmüştüm, o odanın ortasında tek başına, berrak ve içten gelen bir sesle 15 dakika, dünyanın en çok para alan eğlendiricilerinin karşısında şarkı söyledi. Sustuğu zaman ev alkıştan yıkılıyordu.
Bu basit, yaşlı adamın Avrupa’daki köklerimizin şarkılarını söylemesi, odayı dolduran dünya görmüş insanların yüreklerinde hassas noktasına dokunmuştu. Babamın zengin arkadaşları için annemin söylediklerini anımsadım: “Belki burada bir parçalarını bıraktıkları için arada sırada ona geri geliyorlar.”
O geceki alkışın yalnızca şarkılara olmadığını; asıl, onları söyleyen adam için olduğunu biliyordum.

Danny Kaye - Reader’s Digest Çeviren: Sennur Özden Buras


admin isimli üye şimdilik online (bağlı) değildir.   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Yer İmleri

Seçenekler
Biçim

Yetkileriniz
Yeni konu açamazsınz.
Mesajlara cevap yazamazsınız.
Mesajlara dosya ekleyemezsiniz.
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz.

BB code is Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Açık


Forumlarımızdaki tüm saat ayarları Türkiye saatine göre düzenlenmiştir. Şu an saat : 00:38 .


Powered by vBulletin® Version 3.7.2
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0
Türkçe : www.40dk.com | ARAF |
Tüm hakları 40dk.com | Eğitim-Öğretim-Bilgi Deposu | web sitesine aittir.İzinsiz alıntı yapılamaz.Ad Management by RedTyger