Tekil mesaj gösterimi
Eğitim herşeydir...
 
Eğitim herşeydir...
Eğitim herşeydir... Öğren-Öğret-Tartış-Paylaş

Eski 26-03-2008, 00:09   #2 (permalink)
izlek
40dk Nöbetçi
 
izlek - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Jan 2008
Yaş: 30
Mesajlar: 120
Varsayılan DİYALEKTİK ÖLÜ NOKTADA-Orwell, Benjamin ve şiirin güçlükleri-Devamı

6
Orwell'le Benjamin'in kolaycı bir biçimde birleştirilivermesi, yapılmaya değecek bir şey değildir; gene de bu yazarların ikisi de, kendi yollarında, sıradan, düşük ve alışılmış olanı yeniden kazanmanın ustalarıydı; bu nedenle Orwell'le Benjamin'in şöyle bir birleştirilivermesi önemsiz olsa da, buradan, ders alınacak bir benzetme ya da bir benzerler topluluğu oluşturulabilir. Kolaycı bir karşılaştırmayı engelleyen farklılıklar gerçektir: İki yazarı çevreleyen koşullar - gelenekler, toplumsal bağlamlar, entelektüel bağlanmalar ve kişilik yapıları - arasında öylesine kökten bir benzemezlik vardır ki, onları biraraya getirmeye kalkışmak, saçmalığa davetiye çıkarmak olur. Bununla birlikte, benzemezlik içinde benzerlik görmenin, gizilgüç olarak ortaya çıkarabilecekleri yanında, saçmalığa düşmek önemsiz bir riski göze alma demektir. Gerek Orwell, gerekse Benjamin, dillerin uçuşmakta ve temelsiz olduğunu, her yerde ve giderek aracılarla gerçekleştirilen sıcak insan ilişkilerinin sağladığı temel dayanaktan sürekli uzaklaştığını çok keskin bir tarihsel duyarlılıkla algılayan burjuva-profesyonel yazarlardı: Herhangi bir tarihsel koşul altında böyle dayanakların ya da böylesi bir yakınlığın bulunup bulunmadığı, yazarlardan en azından birinin aklına takılmış bir sorudur. Bu nedenle, ikisi de gazeteciliğe, sinemaya, popüler basına kafayı takmışlardı; bu, kısmen ekonomik açıdan gazeteciliğe bağımlı olmalarından, ama aynı derecede dillerin çözülmesi ve bozulmasının en iyi biçimde bu iletişim araçlarında gözlemlenebileceğine olan inançlarındandı. Olası benzerlikler listesini kısa tutmak için denebilir ki, ikisi de değişik biçimlerde kendilerini sosyalizme adamış, ama bunu düşüncelerinde çok güçlü tutucu öğeleri de barındırarak yapmışlardı. İkisi de, kapitalizmin en çok yükseldiği zamanda örnek yazarlardı ve bunun farkındaydılar; gelecek olarak ne düşünülebilirse oraya yönelerek düşünüyor ve yazıyorlardı; yeni bilgilerin buzullar gibi kayıp yer değiştirmesiyle, yeni tekniklerin hızla yayılmasıyla, imgelerdeki çokkatlılıkla ve şiddetin izlediği süreçlerle ilgileniyorlardı. Onların taşıdığı bu örnek olma niteliği, 1990'lı yılların başlarında, pazarın dinbilimini,her yere yayılmış köktenci yıkma dillerini yıkan başdöndürücü, elektronik arzu imgelerini, kendi güç ve arzu çeşitlemelerini eşi görülmez bir virtüözlükle yayan Yeni Dünya Düzeni'yle esrikleşmiş şu günlerde özel bir önem taşıyor.

İlgilendikleri alanların tarzları, kendilerine özgü uzanlatımları (bu arada bu uzanlatımlarda anıştırılan anlatılar) düşünüldüğü zaman, Orwell'le Benjamin arasındaki fark açıkça ortaya çıkar: Yapmak istedikleri şeyleri, uğradıkları yıkımların içine çekiş biçimleri de, aralarındaki farkın daha da büyük ölçüde açığa çıkmasına neden oluyor. Orwell'in çok beğenilen ve arzulanan duruluğu, hiç ayrım gözetmeksizin her türlü deneyimin üstüne çektiği o saydam, cilalı biçemi, neredeyse kendisinden kuşkulanmaktan kaçındığı oranda üstüne çekiyor kuşkuyu. Swift'e duyduğu tüm hayranlığa karşın Orwell'de, Swift'in düzyazısının en vahşi olduğu zamanda bile hicivin kendi yargı alanına yöneltildiği noktayı, gizil olarak içinde taşıyışına uzaktan bile benzeyen hiçbir şey yoktur (bu görüşü genişleterek, "Verses on the Death of Dr. Swift"/"Dr. Swift'in Ölümü Üzerine Dizeler"e benzer bir şeyler yazarken düşünülecek biçimde genişletirsek, bu karşılaştırma daha da derinleştirilmiş olur).
Benjamin'in, Brecht'in ilkesinden yaptığı şu özlü alıntıya Orwell ne derdi diye düşünüyor insan: "Eski güzel günler üzerine değil, yeni kötü günler üzerine kurun her şeyi." Belki de onaylardı bunu. Orwell, 1984'ün kehanet olduğunu reddediyordu; temelde karşı-ütopyacı ve hicivci nitelik taşıdığında direniyordu. Elbette Orwell, James Burnham'm ne yapmak istediğini hemen anlamış ve erktekelcilik sanayiiyle uğraşanların, ürkütücü bir şimdiye, önce bir dizge atfetme, sonra da bu dizgeyi belirsiz bir geleceğe kaydırma stratejisi izlediklerini anlamıştı. Ama Orwell'in, fikirleri savunma tarzında, Geoffrey Hill'in "söz kesicinin sesi" dediği şeyden eser yoktur: Ne olup bittiğini görmek amacıyla zor yerlerin içinde, başka deyişle fetişleştirilmiş dünyanın çürümüş dilleri içinde kalma ve bu düşük değerleri kendileriyle birlikte olduğu kadar kendilerine karşı da kullanmayı sürdürmeye çalışma yolunda hiçbir isteklilik görülmez. Orwell'in, en kötü zamanlarda bile seçeneklerin bulunduğunu düşünmek gerektiğini bildiği, örneğin şu durumda açıkça görülür: Orwell, başka bir yazarın yetersiz bir geçmişe duyduğu özlemin, dayanılmaz bir geleceğin yasallaştırılması için kullanıldığına inanıyordu. Greene, Waugh, Peguy ve diğer Katolik yazarlar üzerine yaptığı yorumlar, çoğu zaman bu havadaydı; Eliot'm Notes Toıuard a Deftinition of Cultur e/Ekinin Tanımı Üzerine Notlar adlı kitabını tanıtmak için yazdığı yazı da böyleydi. Orwell'in, sınıflı toplumun Eliot'm arzu ettiği "ekini" ürettiği konusunda hiç kuşkusu yoktu; bununla birlikte Orwell, sınıflı toplumun çoğu insan için yaşanmaya değecek bir yaşam üretip üretmediğini sorguluyor ve "sınıfsız toplumun kendi ekinini salgılayacağını ummanın çok fazla şey istemek" olup olmayacağını soruyordu. Olanaklar üzerinde böylesine tereddütle düşünmek ve bunlar için gelecek hayal etmeye çalışmak, övgüye değer bir tutumdur. Ne var ki, seçenekler arasında böylesine tereddüt etmek, Orwell'in yazılarının dokunuşunu pek de derinen bilgilendirici kılmıyor.

Oysa Benjamin'de durum çok farklıydı. Benjamin, titizlik ve diyalektik tereddüt nedeniyle öylesine derinden bilgilendirici bir duruma gelmiş, her anı öylesine anlam dolu olmuştu ki, kendine özgü tarihselliğiyle saplanıp kaldığı yerde tereddüt ediyor ve geriye doğru gitmenin, zamanın içinden geçerek gitmekten başka bir yolunu hayal edemiyordu. Ölümünden hemen önce yazdığı, "Thesis on the Philosophy of History"/"Tarih Felsefesi Üzerine Tezler"de, tarih meleği geriye doğru uçarak "Cennet Bahçesi'nden esen bir firtına"nm içine giriyor, kıyametin kaba eşdeğeri olan tarihsel şimdinin içinde, yıkımdan artakalan enkaz yığınlarına şaşkınlıkla bakıyordu; her bir an, zamanın içine sımsıkı tutunmuş bir tarihin, kendi ürettiği imgesini üretmeye yetkin, bütün imgeler Melek tarafından, geçmişten geleceğe bu kıpkısa geçiş sırasında kimin ve neyin kazançlı çıkacağını anlamak üzere gözden geçiriliyor.Duruluğun yüce bir erdem olduğuna, her türlü güçlüğün anlaşılabilir kılınması gerektiğine inanıyorsak, ne pahasına olursa olsun açıklayıcı ve ilerici bir uzanlatıma değer veriyorsak, o zaman Benjamin'in tarih ve dil görüşü bize grotesk görünecektir. Ama, tarihteki çürümüş dillere ilgi duyuyorsak, burjuva tarihselciliğini eleştirmek üzere bu tarihselcilik içindeki enerjileri bulma yollarını arıyorsak, yıkımın kendine özgülüğü içinde daha maddeci bir dinbilimsel tarihe ulaşma yollarını bulmaya çalışıyorsak, o zaman bu tarzın çekici gelecek yanları da olacaktır.

Orwell de, Benjamin de dillerin yalnızca farklılığı değil, benzerliği de temsil etme tarzlarının güvenilmez olduğu, çürüdüğü, kullanıma açık olan sözcük dağarcıklarının aptallık, yalancılık ve ihanetten oluşan kocaman bir dalganın tepesinde yüzdüğü konusunda eşit değilse de eşdeğer bir farkmdalıktan yola çıkıyorlar. Özensizlik, çirkinlik ve çürüme kaynaklarını ve odaklarını Orwell de kahramanca bir tutumla lanetler. Hiç kuşku yoktur ki onun son birkaç yıl içinde verdiği yapıtlar gerçekten kahramancadır; bu yapıtları sorgularken insan, kendini küçülmüş hisseder; dört bir yandan özensizlik ve çirkinlikle (bu sözcükler onun son dönem yazılarında saplantı derecesinde yinelenir durur) çevrelendiğini hissettiğinde, Orwell'in bunlara karşı savaşım vermek isteyenlere öğütler, hatta formüller sunduğunu görmek hiç de şaşırtıcı değildir. Oysa çoğu yerde bu tutum, dikkatli davranmaya, "soyut sözcükler "den kaçınmaya ve kısa sözcükleri uzun sözcüklere yeğlemeye dönüşür. Orwell, belirsizlikten kaçınmak, yazını engellemek ve belirsizliği çoğaltmak isteyenleri eleştirmek için gerekli duruluğa ulaşmak amacıyla kısa listeler hazırlar. Bunun en ünlü örneği, çoğu zaman öğrencilere uzanlatım kılavuzu olarak sunulan "Politics and the English Language"/"Siyaset ve İngiliz Dili"dir. Bu denemede öğrencilere, yapmacık söyleyimden (diction) ve anlamsız sözcüklerden kaçınmaları öğütlenir ve "içgüdünün devreden çıktığı zamanlarda başvurulacak kurallar"dan oluşan kısa bir listenin sonunda, kuralların en sonuncusu, özgürleşmeye ve duruluğa götürecek o son, yüce tutum gelir: "Düpedüz yakışıksız bir şey söyleyeceğinize, bu kurallardan istediğinizi bozun, daha iyi.

Benjamin'in bildiği ise - ayrıca bu Benjamin'i Orwell'den farklı kılan en canalıcı noktalardan birini oluşturuyor - şuydu: Dilde olmayacak yanlışlar yapmak o denli kolay kaçmılabilecek bir şey olmadığı gibi, insanın düzyazısına özen göstererek ve onu süsleyerek uzak kalabileceği bir şey de değildir: Dilde olmayacak yanlışlar yapmak, insanın kendisini de, tüm incelik ve dürüstlüğüne karşın Orwell'i de içine alan bir tutumdur. Bu, insanın alışkanlıklarını değiştirmesi sorunu değildir. Her türlü düzyazı, en iyisi dahil, her türlü koşulda ve koşul için yazılır. Benjamin, bozulma konusunda en azından Orwell'inkine eşit bir bilgiyle, dil üzerinde ve dilin içinde uygulanan yıkımları anlaması nedeniyle ve Karl Kraus gibi yazarlar üzerinde bilenerek keskinleştirilen temel dil kullanma tarzlarının aşağılandığının farkında olarak, bu türden bilgilerin ve farkmdalığmm yalnızca bir başlangıç oluşturduğunun da bilincindeydi. İşte eleştirinin işi burada başlıyordu. İşte, zamanın imgesi, sarsarak tarihi burada ölü noktaya getiriyordu; "düşünmenin, yalnızca düşüncelerin akışını değil, onların tutuklanmasını da içerdiği," ve tarihin, düşüncenin kendisini zamanın içindeki imgelerde keşfedişinin, tarihi kurtarma girişimi olarak görülebileceği bilgisinin bulunduğu yerde. Ya da en azından bunun getireceği bedelin hesaplanmasının yapıldığı yerde.

7
Ancak, düşman kazanırsa ölülerin bile düşman karşısında güvence içinde olmayacaklarına kesinlikle inanan tarihçide, geçmişe yöneltilen umut kıvılcımını yelpazeleyebilme yeteneği bulunacaktır. Üstelik bu düşman, utkulu olmayı henüz sürdürüyor.

Hiçbir uygarlık belgesi yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık belgesi de olmasın. Böyle bir belge nasıl kendini barbarlıktan kurtaramıyorsa, aynı biçimde barbarlık da, bir sahipten öbürüne aktarılış tarzını lekeliyor. Bu nedenle tarihsel maddeciliğe inanan kişi, kendini bundan koparıyor, olabildiğince uzak duruyor. Tarihi, fırçalayarak son zerresine dek tertemiz kılmayı görevi sayıyor.

- Walter Benjamin, "Theses on the Philosophy History/Tarih Felsefesi Üzerine Tezler" "Bir sahipten öbürüne aktarılış tarzı" insanın kendi dilini de kapsıyor; bu arada, o dili kendi dili kılmaya çalışırken, en azından ona geçici bir süre el koymaya çalışırken, insanın yaptığı hileleri de kapsıyor: İnsanın kullandığı sözcük öbeklerini, sezgilerini, zor bir şeyin görülecek, belki üzerinde düşünülecek kadar uzun süre saplanıp kaldığı yerleri. İnsan burada durup, barbarca inceliklerinde, bu ana gelip dayanmaya dek yinelenen "diyalektik imge", "diyalektik ölü nokta" gibi sözcük öbeklerinin nasıl aktarıldığını merak ediyor; insan gene, eleştiri kurumu içinde Benjamin'in sözcük öbeklerinin, onun ürettiği "alegorik olanın antinomileri"nin, art arda konferansların düzenlenmesine ve herhangi bir küçük kuramın, "tarihi fırçalayarak en küçük zerresine dek tertemiz kılma" iddialarına dek nasıl benimsediğini düşünüyor. Ne yapılmalı? Susma, bir seçenektir; Babil dizgesi içinden bakıldığında en onursuz seçenek de değildir; Einbahnstrasse disiplinlerinin, sonunda istediğinden daha çileci olsa da. Buna bir almaşık olarak Benjamin, yalnızca alıntılardan oluşan bir metin arzuluyordu; ama elbette alıntı yapmaya değecek metinler olmalıydı ("Detlev Holz"a atfedilen Deutsche Menschen 'de Benjamin bu amacına olabildiğince yaklaşmıştı). Bu tarzlarda tarih oxymoron* niteliği taşır; birincil ütopyacı ve karşı ütopyacı olayları anlatılaştırarak konulaştırma tutumu, bu güçlüğü, Benjamin'in düşündüğü düzeyde bütünüyle çözümlemeye yetmez; bu da belli geç şiir türlerindeki güçlüğe aşağı yukarı benzeyen bir güçlük türüdür. Adorno bu konuları, daha sonra, "Rede über Lyrik und Gesellschaft"ta düşünecektir; ama liriğin bu biçimde sorgulanmasını ve toplumsal anlatı içine yerleştirilişini Benjamin'in yeterince titiz bulup bulmayacağı kuşkuludur. Anlatı, zihnin sürekli bir gereksinimi, temel bir devinimidir; bilinebilenlerin temel bir konusu, olanı tersine çevirmenin bütünleyici bir paradigmasıdır. Bununla birlikte, anlatının devinimleri, barbarlık belgelerinin yapılarını oluşturur; Aristoteles'in, anlatının daha geniş yapısı içinde, eğretilemenin önceden bilinmeyen enerjilerine yaptığı anıştırma bile bunu değiştiremez; Jameson'm "büyülü anlatılar"ı da değiştiremez. Hep "utku kazanan"la duygudaşlık kuran bir tarihselcilik rengi taşıyan anlatı tarihleri, benzerlik ve benzetmenin oluşturduğu eğretilemelerle kendi üstlerine katlanırlar; bunlar, aracı bir bağlantı olmaksızın altyapıdan üstyapıya atlayıveren, uzanlatım el kitaplarında tereddütle, paradoks, oxymoron ya da homoloji diye adlandırılıveren şeyler, benzer olanın, sorgulayarak geriye doğru baktıkları yerlerdir. Devinim bir an için susar; bu susku içinde insan düşünür ve düşünceyi eleştirmeye, düşüncenin bu tarihe nasıl ulaştığını eleştirmeye girişir. İşte bu, "diyalektik imge"dir. Böyle bir anda anlatının yorumu, sarsıntıya uğrar ve bir devinimsizlik durumuna girer; düşünce bu yorumun sözcük dağarcıklarını ve kullanımlarını sınavdan geçirir.

Asıl kışkırtıcı olan, böylesi bir İmge'nin başka bir anlatısının, özgürleşmeye doğru başka bir devinim, başka bir çevrim yapmasıdır: bir geleceği, hiç değilse geleceğin eleştirisini olanaklı kılacak bir diyalektik kuramı oluşturmak üzere. Adorno ve Horkheimer, sonunda Scholem'den "Theses on the Philosophy of History/Tarih Felsefesi Üzerine TezlerMi aldıklarında, bu yazıyı kendi kuramsal devinimlerini içeren çeşitlemelere dönüştürmeye giriştiler. Yazının taşıdığı öncülük, ölüm sonrası çalkantılardan kurtulmuş olarak, diyalektik eleştirinin içine alınıp onunla yeniden bütünleştirilebilirdi. Sonunda, inter alia* Aydınlanma Diyalektiği'nin ve Olumsuz Diyalektik'in ortaya çıkmasına yol açan çok saygıya değer bir çalışma oldu. Bununla birlikte, burada olanlar E. B. YVhite'm, Thurber'ın aceleyle çiziktirilmiş karikatürlerini yeniden ele alıp düzeltmesinle ilgili olarak anlattığı bir fıkrayı getiriyor insanın aklına; White bu karikatürleri, saatler süren bir çalışmayla, kılı kırk yaran bir özenle düzeltip üstlerinden mürekkeple geçerek kurtarmış. White, yaptığı bu işe dehayla irade arasındaki fark diyordu. Adorno ile Horkheimer, gereken çalışmaları yaptılar; bu arada, uğraşmasalardı kaybolup gidecek olan bazı uygarlık belgelerini ulaşılabilir duruma getirdiler. Birçok açıdan Benjamin, arşivlere girebilmesini Adorno'ya borçludur; Adorno'nun ve başka yazarların çalışmaları, giderek daha çok sayıda eleştirel anlatıya dönüştürüldükçe, insan bu yapıtlardan bir şeyler öğrenme ve onlardan zevk alma yollarını da buluyor; 1989-1992 karşı devrimiyle birlikte gelen, gazeteci biçemiyle değersizleştirilmiş her türlüsünden sol eleştiri çılgınlığının ortasında, gene de varlığını sürdürebilen bir zevktir bu. Orwell ve Benjamin, geç kapitalizmin geleceğe doğru hızla gerilemekte olduğunu gördükleri tarihleri yorumlamak ve dönüştürmeye çalışmak için bugün, Soğuk Savaş'ın bitmesinden, milliyetçiliğin ve etnik dehşet sahnelerinin depreşmesinden önceki zamanlara göre kesinlikle hiç de daha az neden yok. "Diyalektik İmge", böyle yapıtlarda kendine özgü garip bir rol oynar. Adorno için bir tür araç, eleştiri yapmakta kullanacağı bir gereç olmuştu. Bir araç olarak yararlıydı. Benjamin, bu imgeyi daha sonraki yazılarında "kullandı", ama az olmak üzere ve dikkatle; belki, kolayca barbarlaşabileceğinden korktuğu, ama kesinlikle onu kullanmaktan kaçınmasının, kendisini "düpedüz barbarca bir şey" söylemekten kurtaramayacağının farkında olduğu için. Ayrıca Benjamin, "tarihi fırçalayarak en küçük zerresine kadar tertemiz kılma"nın görevi olduğunu biliyordu; Benjamin örneğinde bu görev duygusu, daha sonra türetilen çeşitlemelere göre çok daha güçlüydü.

8

"Tarihsel maddecilik" denen kukla hep kazanacaktır. Bugün artık porsumuş olduğunu bildiğimiz ve gözlerden uzak durması gereken dinbilimin hizmetine girerse, kolayca orta malı olabilir/'
----Walter Benjamin, "Theses on the Philosophy ofHistory"

Platonic England, house of solitudes,
rests in its laurels and its injured stone,
replete with complex fortunes that are göne,
beset by dynasties of moods and clouds.
it stands, as though at ease with its own world,
the mannerly extortions, languid praise,
ali that devotion long since bought and sold .. .

----Geoffrey Hill, "The Laurel Axe", Tenebrae

Platonik İngiltere, yalnızlıkların evi,
dinleniyor defne dallarının ve yaralı taşının üstünde,
yok olup gitmiş karmaşık servetlerle dolu,
ruhhalleri ve bulutların hanedanlarıyla yüklü.
Öylece duruyor, kendi dünyasında rahatmış gibi,
edepli gasbetmeler, kayıtsız övgüler,
ne zamandır alınıp satılan tüm o bağlılıklar ...

----Geoffrey Hill, "The Laurel Axe", Tenebrae

Hill'in "Platonik İngiltere'mi gibi, lirik ulamı altında toplanıveren tarihsel-metinsel yapılar dizisi de uygarlığın kendine özgü bir barbarlık belgesidir. Daha geniş şiirler ve şiir terimleri kullanıldığında, işler biraz daha kolaylaşır, ama bunlar da gene Benjamin'in ilk tezinde, "tarihsel maddecilik"in oynadığı satranç oyununda "dinbilim" adlı porsumuş cüceyi saklayan aynalar dizisi gibidirler. Bu aynalar neyi saklamaktadır? Ayrıca, bunun önemi var mıdır? Hangi oyun oynanmaktadır? Yalnızca uzanlatımın ya da uygulayıcı biçimin oluşturduğu cilalı yüzeylerin, saydamlık yanılsaması içinde parlayan aynaları yok da, makinenin içinde gerçekten bir cüce varsa, ne ad verilebilir bu cüceye? Öğreticilik mi? Şarkı mı? Lirik öznellik mi? Duygunun gerçek sesi mi? Cücenin varlığı ve işlevi, daha özenli bir uzanlatımla mi incelenmelidir? Çözümlemeyle mi? Daha kuramlaştırıcı bir tarihselcilikle mi? Simgeci yapmacıklığın maskesini alegoriyle düşürerek mi? Belki cüce yoktur da, yalnızca aynalar ve bu aynalarda yansıyan yüzlerini seyreden kişiler vardır.
Şiir, özellikle de "lirik şiir", hem üreticileri, hem de okurları için kendine özgü bir ayrıcalık talep etmiştir. Anlatı modeline dayanan güçlü kuramcıların ortasında bile, "lirik şiir" bir ayrıcalık havasına bürünmeyi her nasılsa hâlâ sürdürmektedir. Fredric Jameson, The Political Unconscious /Siyasal Bilinçaltında, anlatıyı "insan zihninin asıl işlevi (burada felsefedeki idealizm kısaltmasını kullanıyor) ya da örneği"m olarak gördüğünü iddia ediyorsa, onun modelinin neyi dışarıda bıraktığı da açıkça ortada; bu model, "sanatın doğası ve işleviyle, şiir dilinin ve estetik deneyimin kendine özgülüğüyle, güzellik kavramıyla, vb." ilgilenmiyor. İşte, şiirin uzmanlaştığı deneyim alanı tam da burasıdır; Whitman-Williams geleneğinin en ileri karakollarında bile, özenle korunan şey, "şiir dilinin bu kendine özgülüğü" olmuştur. Anlatı, "insan zihninin örneği" olarak alınacak olursa, o zaman şiir, özellikle de çok irdelenmiş "lirik", yazınsal olanın örneği olma özelliğini hak etmiş demektir. Bu türden hak etmeler, felsefede estetiğin ortaya çıkmasından çok önce olmuştur; ama estetik söylemin gelişmesiyle şiir, özellikle garip bir biçimde zıveckmassigkeü ohne zzveck'm* yükünü üstlenmiştir; bir yandan bu, Jameson'm direnerek belirttiği gibi, "iletilerle ve her tür 'estetik' deneyimle doyma noktasına gelmiş" bir toplumda değişirken, garip bir biçimde barbarca olan bu ayrıcalığın kanıtları, 'lirik şiir'e ve gençlere hâlâ 'lirik şiir' üretiminin öğretildiği kurumlara tutunmaktadır.

Yayımcılarının, katkıda bulunanların, "her yazının hiç değilse bir özgül metinden yola çıkmasını istemeleri" nedeniyle, Yeni Eleştiri süreçlerini (çoğu zaman hiç alay söz konusu olmaksızın) ezip geçtikleri Lyric Poetry beyond New Criticism/'Yeni Eleştirinin Ötesinde Lirik Şiir adlı o garip toplu belgeler kitabında, Jonathan Araç dönüp bu denemelere yeniden bakıyor ve "burada sunulan lirik kavramlarının çoğu taktik kavramlar, değersiz görülmek ya da reddedilmek üzere oluşturulmuş" diyor; ayrıca, Benjamin'in Baudelaire'le ilgili denemelerinde, "Şiirin toplumsalekinsel kodlarla nasıl bağlantılı olabileceği"nin örneklerinin bulunabileceğini, belki arzulanan şeyin de "lirik okuma"nm başarılabileceği koşulların nicelendirilmesi olduğunu öneriyor. Benjamin'in de belirttiği gibi, Baudelaire'in yazdığı biçimiyle liriğin güçlüğü, okurların getireceği özgül güçlüğü de içerir; okurlara seslenen ve Hypocrite lecteur - mon semblamble, - mon frerel diye biten özel bir şiirin bulunması bu yüzdendir.

Bu kendine özgü seçkinler topluluğu, "güçleştirilmiş" liriğin bir tür diyalektik imgesiyle ve bu imgenin içinde toplanan bazı çelişkilerle son buluyor. Bu tür lirik, tarzları, dili, zedelenmiş bir geçmişle ve sorgulayıp duran geçerliliğiyle ödünlenmiş olan süreçleri, bir bakıma, özel dikkat isteyen bir söylem boyunca hâlâ akmaktadır; bu söylem, alınıp satılmaya her ne olursa olsun, hiçbir ayrıcalık ve getirebileceği hiçbir kazanç karşılığında son vermeyecektir. Büründüğü ayrıcalık havaları içinde bu söylem, önce şiir dilini dünyadaki ekonomilerden yalıtan, sonra da bu yalıtmayı sorgulayan ardıl eleştiri söylemlerine yasallık kazandırmıştır. 1984 'te, Özerk İmge dayanılmaz bir geleceğin karşısına konmuştur ve zamanın dışındaki bir Altın Ülke'ye çağırır; bu ülkede altın kızlarla altın delikanlılar, hatta VVinston Smith ile Julia, zorunluluğun krallığı gelip dayanmcaya dek keyiflerine bakabilirler.
Zorunluluğun krallığı, dünyanın düzyazısıdır; bu da geleceğin şiiri üzerinde, İmge üzerinde, yazınsal ayrıcalık üzerinde etkilerini gösterir. Köktenci bir biçimde tarihselleştirilmiş eleştirinin, ayrıcalıklı retoriğin maskesini düşürmesi ve yazı kurumlarını, bunların getirdiği öğretim tarzlarını yeniden incelemeden geçirmesi çok doğrudur. Ama, bu takımın oluşturulduğu yolda "zorlaştırılmış" lirik, bütün maskeler düşürüldükten sonra, hiç değilse şu bakımdan ayrıcalıklı olmayı sürdürüyor: Bu lirik, bir tür sancılı alanı, anlatı retoriğinin sarsıntıyla statis 'e* girdiği oxymoron 'u aşıyor. Anlatı kuklasının içinde lirik bir cüce kalıyor; bu cüce, ütopya ve karşı-ütopya konularını Kıyamet anında sarsıntıya uğratma ve statis durumuna getirmeyi sürdürme yolları hakkında birşeyler biliyor; Kıyamet de, herkesin bildiği gibi, kısacık bir anda kopabilir. Geçmişte, her türlü satranç hareketinde ustaca davranmış olan bu cüce de, en azından, kandırılmış mı, kandırılmışsa nasıl kandırılmış, bunları görebilmesi için bu satranç hareketlerini sürekli izlemesini bekliyor insandan.


Cogito Yaz 1995 - R. K. Meiners - İngilizce'den Çeviren: Yurdanur Salman


__________________
Hayat bir izlektir...
izlek isimli üye şimdilik online (bağlı) değildir.   Alıntı ile Cevapla