![]() |
|
|||||||
| Kayıt ol | Yardım | Üye listesi | Tarihsel Takvim | Arama | Bugünün mesajları | Forumları okunmuş olarak işaretle |
| Güzel Yazılar Seçkin,farklı bakış açısına sahip yazılar,makaleler,fikir yumakları bu bölümdedir. |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Biçim |
|
|
#1 (permalink) |
|
40dk Nöbetçi
![]() Üyelik tarihi: Feb 2008
Yaş: 36
Mesajlar: 58
|
Türkiye'de Laikliğin Konumu
LAİKLİK KAVRAMI Türkiye'de laikliğin konumunu anlayabilmek için laiklik ilkesinin hukuken ve fiilen nasıl benimsendiğini ve laiklik karşıtı güçlerin örgütlenme sürecini inceleyeceğiz. Laiklik, siyasal ve toplumsal sistemin din ve devlet ayrılığı ilkesine dayanması, bunu savunan anlayış olarak tanımlanabilir. Laiklik 20. yüzyıl başında pozitif hukuk kurallarına bağlanan bir hukuk statüsüdür. Laiklik özünde, devletin din işlerine, dinin de devlet ve siyaset işlerine karışmaması, dinsel ve dünyasal otoritelerin birbirinden ayrılması, devletin bütün dinsel inançlar karşısında tarafsız ve hoşgörülü davranması, din ve vicdan özgürlüğünün korunması gibi ilkeler yer alır. Din kurumunun siyasal ve kamusal yaşam üzerinde etki ya da egemenliğinin sınırlanması çabalarından doğan laiklik ilkesi, Batı (özellikle Fransa) kaynaklı olmasına karşın günümüz demokratik sistemlerinin hemen hemen birçoğu tarafından hukuken ya da fiilen benimsemiştir. Laiklik Fransa'da, Hıristiyan cemaatin, ruhban ve onlar dışında kalan laikler olmak üzere iki sınıfa ayrılması ve ruhbanın yönetimdeki Katolik kilisesi ile devlet arasında, siyasi iktidarın kullanılmasından doğan çatışma sonucu ortaya çıkmıştır. Ancak ülkelerin devlet-kilise ve devletlerin din politikaları birbirinden farklıdır ve farklılığı yaratan, her ülkedeki toplumsal, siyasi ve tarihi gelişimin başka başka oluşudur. Fransa'da din ile devlet işlerinin ayrılığı ilkesi ve özellikle devletin laik niteliği, açık anayasa kuralı halinde öngörülmüşken/1) kimi ülkelerde geleneksel "resmi devlet dini" ilkeleri, anayasada (örneğin Norveç) ya da anayasal göreneklerde (ingiltere) saklı tutulmuştur. Fakat bunlar, bu ülkelerdeki monarşi gibi daha çok tarihsel simgeler olarak kalmışlar, bu ülkelerdeki siyasal pratik de laikliğin benimsenmesi yönünden belirmiştir. Türkiye'de Laiklik Dinsel nitelikli Osmanlı devletinde yalnız devlet hayatı değil, toplumsal hayat da din kurallarıyla çevrelenmişti. Tanzimat'tan sonra başlayan gelişmeler, hukuk ve eğitim alanında din dışı ya da din ötesi unsurların da (seriye mahkemelerinin yanısıra nizamiye mahkemeleri, medreselerin yanısıra laik okullar) benimsenmesini sağladı. Fakat bu durum Tanzimatla birlikte dinsel olanla dinsel olmayan unsurların birlikteliğinden doğan bir ikilik de yaratmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından (1923) sonra laiklik ilkesinin temelleri atılmış, siyasal ve kamusal yaşamdaki dinsel olan ve dinsel olmayan ikilemine son verilmiştir. Devlet sisteminin laikleştirilmesi yolunda ilk adım 1924 yılında, 1924 Anayasası ilk biçimiyle devletin dininin İslam olduğunu bildirmesine karşın, Hilafet kurumunun kaldırılması ile başlanmıştır. Yine bu anayasal ilkeye rağmen, hukuk ve eğitimde bir dizi laikleştirme girişimleri gerçekleştirilerek, Osmanlı döneminin teşkilatlı dini, vicdanlarla sınırlandırılmış bir inanç haline getirilmeye çalışılmıştır. 1924'te Seriye ve Evkaf Vekaleti kaldırılarak din ile ilgili işlerin ve hizmetlerin görülmesi işi, Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir. Böylece dinin özerk bir biçimde örgütlenmesinden ziyade, devlet yapısı içinde yer alan Diyanet işleri Başkanlığı kurumu ile din hizmetlerinin devlet tarafından karşılanmasına çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik anlayışına yöneltilen en büyük eleştiri, din ve devlet işleri ayrılığını kabul eden, ama devlete dinsellik alanına giren konularda geniş bir denetim ve müdahale yetkisi tanıyan laiklik uygulamasıdır. Devletin laikleştirilmesindeki önemli ikinci adım, hukuk ve eğitim alanındaki reformlar ile atıldı. Laiklik temeli üzerine yeni bir hukuk birliği oluşturan yasalaştırma işlemlerine girişildi ve öğretimin birleştirilmesi yasası çıkarıldı. Çağdaş gelişmelerin gerektirdiği hukuki kuralların, daha çok, batılı ülkelerden alınması yolu ile, dinsel kökenli hukuk yapısının yerine yeni bir laik hukuk sistemi oluşturuldu. Türk Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu, Hukuk ve Ceza Yargılamaları Usul Kanunları, Ceza Kanunu, İcra İflas Kanunu, Ticaret Kanunu ile İdari hukuk alanını düzenleyen yasalar, iktibas yoluyla girişilen yeni yasalaştırma eylemleri ile oluşturulan laik hukuğun en önemlileridir. 3 Mart 1924'te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim birliği bir sistem olarak benimsenerek, eğitim ve öğretimdeki ikiliğe son verildi. Öğretim kurumlarının birleştirilmesi ve bir milli eğitim sisteminin uygulanması, ülkenin bütünlüğü ve birliğine de hizmet etmiştir. Din eğitimi alanında meydana gelecek boşluğun çaresi ise, Kanunun dördüncü maddesine göre Milli Eğitim Bakanlığı taramdan İlahiyat Fakültesi ile İmam Hatip Mekteplerinin açılmasıyla sağlanacaktı. Laikleştirme reformları, çok geçmeden anayasal düzeye de yansımıştır. Laiklik ilkesi 1928 ve 1937 anayasa değişiklikleri ile, 1961 ve 1982 anayasalarındaki ilkeler ile hukuki güvenceye alınmıştır. 1928'de yapılan bir anayasa değişikliği ile "devletin dininin dini İslam" olduğu yolundaki kural anayasadan çıkarıldı. Laiklik ilkesi 1937 anayasa değişikliği ile bir temel anayasa prensibi haline getirildi. 1961 Anayasası, aşağıda açıklanacak siyasi ve sosyal koşulların gelişmesi üzerine dinsel duyguların siyasal amaçlarla kötüye kullanılmasına karşı önlemler öngördü/4) Atatürk Devrimleri yasalarının anayasaya aykırı olarak anlaşılamayacağmı hükme bağladı. Devletin dinsel faaliyetler alanındaki etkinliğini sağlamlaştırmak amacı ile Dinayet İşleri Başkanlığını bir anayasa kurumu olarak tanımladı/5) 1982 Anayasası bu ilkeleri koruyarak, laikliğin anayasanın değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez ilkeleri arasında olduğunu belirtmiştir. 1982 Anayasası, 1961 Anayasasının eksikliğini gidermek çabası ile yapıldığından ve 19701i yıllarda ortaya çıkan aşırı siyasi cereyanları kontrol altına almayı amaçladığı için, 4'üncü madde yorum gerektirmeyecek şekilde laiklik ilkesi ile açık bir hüküm getirmiştir/6) 1982 Anayasası anti-laik amaçlı bütün düsünce açıklamalarına set çekmiştir. Vicdan özgürlüğüne mutlaklık tanımış ve dini bireylerin vicdanlarına itmeyi amaçlamıştır. Anayasa laiklik ilkesine böyle bir yaklaşımda bulunurken, 24. maddenin 4'üncü fıkrası ile "zorunlu dm eğitim" getirmesi bir çelişki yaratmıştır. Laiklik ve vicdan hürriyetini koruyan Anayasanın niçin din derslerini müfredatın zorunlu dersi olarak belirlediğini aşağıda açıklayacağız. . Gerekli anayasal değişiklikler ve hukuki düzenlemelerle temelleri atılan ve anayasal güvenceye alman laiklik ilkesiyle yasal düzenlemeler, bir şeriat.devleti kurulmasına engel teşkil etse de, şeriat yanlısı güçler zaman içinde filizlenerek güçlendiler. Bir şeriat devleti kurmayı hedefleyen Islamî hareketin tarihi gelişmesini, bu gelişmeyi açıklayan sosyo-ekonomik ve siyasi koşulları aşağıda inceleyeceğiz. Şeriat Yanlısı Güçlerin Gelişmesi Ulusal Kurtuluş Savaşı'nm "kayıtsız şartsız ulusal egemenlik" ilkesini benimsemesine, dinsel egemenlik anlayışı bir sarsıntıya uğramış olsa da, Kurtuluş Savaşının kazanılmasında kâfirlere karşı din adına savaşma duygusu önemli bir rol oynadı. Atatürk devrimleriyle, dini temele dayanan siyası geçmiş ile göbek bağının tümden koptuğu düşünülmüşse de, islâm dininin Türk sosyal yaşamındaki yeri ve etkisi büyük bir değişikliğe uğramamıştır Türk kimliğinin temel unsurlarından birisi olan dini boyut önemini korurken, İslamın özel ve sosyal yaşamdaki kural koyucu rolü etkinliğini kaybetmemiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan 19601ı yılların sonuna kadar özerk siyasal temsil olanağı bulamayan İslâm, faaliyetleri 1925 yılında yasaklanan ve çok partili doneme kadar gizli faaliyet sürdüren tarikatlarda (Nakşibendi, Kadiri tarikatı. Nurculuk cemaatı gibi) yarı İslami hareketin tohumlarının atılması, Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda olmuştur. Atatürk reformları aracılığıyla yukarıda sozu edilen dini kurumların ortadan kalkmasıyla ulema sınıfı siyası gucunu, prestijini yitirmekle kalmayıp, ekonomik yönden de zarara uğradı. Bu duruma karşı çıkmayı mümkün kılacak hukuki ve siyasi bir ortam bulamayan ulema ve tarikat şeyhleri kendi kabuklarına çekildiler. Cumhuriyetin ilk 20 yılında tek parti yönetiminin doğası gereği ve Cumhuriyetin kurumsallaşmaya olan ihtiyacı nedeniyle, izlenen laiklik yanlısı kamu politikaları ve alman tedbirler, çoğu okur yazar olmayan ve köylerde geleneksel bir yaşam tarzı süren kitleler tara mdan anlaşılamadığı gibi, dini kültürlerine bir tehdit olarak da algılandı. Okullaşma oranının çok düşük olduğu, kitle iletişim araçlarından sadece kuçuk bir zümrenin yararlanabildiği 201i ve 301u yıllarda, Atatürk devrimleri geniş kitlelere anlatılamadı ve mal edilemedi. Bunun yamsıra gizlilik içinde faaliyet gösteren tarikat ve cemaatlar, laikliği dinsizlik olarak tanıtırken halk arasında destek bulmakta güçlük çekmediler. Gizlilik içinde çalışan bu cemaatlar, geleceğin muhalefet odakları olacaktı. Yeraltına çekilen ve bir inanç olmanın ötesine geçen "siyasi İslâm", zaman zaman kendini sistem karşıtı isyanlar olarak ifade etti. İslâmi hisler ile tetiği çekilen etnik kökenli Şeyh Said İsyanı (1925) ve tamamen dini bir başkaldırı olan Kubilay Olayı (1930)/7) yeraltındaki İslamın sisteme isyanının en açık örnekleridir. Çok partili döneme geçiş (1946), tarikat ve cemaatlerin diğer muhalefet odakları gibi Demokrat Parti etrafında toplanmasına yol açtı. Demokratların 1950'de kazandığı seçim zaferinden sonra Cumhuriyet'in ilk yıllarında, özellikle 1930'larda izlenen Jakoben laisizm, yerini İslâmın yeniden restorasyonuna ve kurumsallaşmasına terk etti. Bir süredir Türkçe okunan ezanın yeniden Arapçaya çevrilmesi, 1925 yılmda kapatılan tekke ve tarikatların faaliyetine izin verilmesi bu restorasyonun en açık örnekleridir. Demokrat Parti'nin iktidarından önce, 1949 yılında açılan İmam-Hatip kursları ki sonradan İmam-Hatip Liseleri hüviyeti ile mesleki ve teknik eğitim içinde yer almıştır ve Ankara Üniversitesi'ne bağlı İlahiyat Fakültesi ile başlayan din eğitimi, Demokrat Parti döneminde gelişmiştir. Demokratlar döneminde devlet laikliği kısmen yumuşamıştır. Demokratlar hürriyet ve pluralizm adına din ve vicdan hürriyetini desteklemenin ötesine giderek, dini siyasete alet etmeye başlamışlardır. Anayasa Hukuku profesörü Bülent Nuri Esen'e göre, dine verilen tavizler sistemli bir akım haline gelmişti. Esen'in deyimiyle "Din, Devlet Radyosunda mikrofonlara yan gelmiş kurulmuştu. Laik devletin haberleşme vasıtasında iddia sahibi idi ve bu yoldan vicdanlar üzerine etki yapıyordu. Devlet dinin emrine girmişti. Demokratların oy toplama silahı olarak İslâmi kullanması ve siyasi söyleme İslâmi unsurları eklemesi, laiklik karşıtı Ticani tarikatı mensuplarının sistematik Atatürk karşıtı saldırılara başlamalarına yer vermiştir. Bu saldırılara karşı gerekli önlemler alınarak dini siyasete alet etme cezalandırılmıştır. Adnan Menderes'in yönetim hataları, ülkedeki mâli kriz ve İslâmi kıpırdanmalardan rahatsız olan silahlı kuvvetler, merkezdeki asker, bürokrat ve aydın ittifakından da aldığı destek ile 1960'da yönetime el koymuştur. İslâmın siyasete alet edilmesinin rejim açısından tehlikeli sonuçlar doğurabileceği endişesi sonucu 1961 Anayasası, dinin ve dini duyguların siyasi amaçlar ile kullanımına karşı önlemler öngörmüştür. Yeraltında örgütlenmekte olan rejim aleyhtarı İslama karşı "resmî İslâmi" alternatif olarak görenler, Diyanet İşleri Başkanlığının konumunu anayasal güvenceye alarak, bu kurumun devlet lehine dini faaliyette bulunmasını desteklemişlerdir. 1961 Anayasının getirdiği örgütlenme özgürlüklerinden yararlanan İslamcı dernekler (Kuran kursu, cami yaptırma ve restore etme dernekleri gibi) 1960'lı yıllarda, Yücekök'ün çalışmasına göre, tüm derneklerin üçte birini oluşturmuşlardır. Bu dernekler zaman içinde sosyal ve kültürel fonksiyonlarının yanı sıra siyasi işlevler üstlenerek çıkar grupları gibi hareket etmeye başlamışlardır. Demokrat Partinin devamı olan Adalet Partisini destekleyen Nakşibendi ve Nurcu kökenli cemaatlerin bu siyasi parti ile olan ilişkileri, dini derneklerin ve tarikatların manevra kabiliyetlerini arttırdı. Adalet Partisi, oy kaygısı ile, henüz siyasi tecrübe kazanmamış ve sınıf bilinci oluşmamış tutucu esnaf ve çiftçinin olagelen desteğini kaybetmemek için dinci unsurları parti bünyesinde barındırdı. Böylece kısmen yasal bir platform bulan İslâmi hareket, gerek sistem içinde, gerek sistem dışında örgütlenerek tırmanışa geçti. Tarikat ve cemaatlerin etkin faaliyetleri ile güçlenen İslâmi hareket, 1960'ların sonunda mevcut sistem partileri içinde barınmaktansa bağımsız bir parti tarafından temsil edilmeyi yeğledi. 1970 yılında Erbakan liderliğinde Milli Nizam Partisi kuruldu. Fakat 12 Mart 1971 askeri muhtırasından sonra Türkiye'de teokratik bir yapıyı yeniden kurmayı amaçladığı gerekçesi ile Anayasa Mahkemesince kapatıldı. 1972 yılında Milli Selamet Partisi adı altında tekrar kuruldu. 1973 seçimlerinde toplam oyların yüzde 11.8'ini alarak, Meclis'teki 450 sandalyeden 48'ini kazandı. Anahtar parti konumuna gelen MSP, 1970'li yıllarda koalisyon hükümetlerinde yer aldı. İlk olarak 1973 yılında Ecevit Hükümetinde, daha sonra 1974-77 arasında Birinci Cephe Hükümetinde ve 1979-80 İkinci Cephe Hükümetinde koalisyon ortağı oldu. Meşru zeminde siyasi eylem yapma olanağı bulan ve iktidar ortağı olmanın avantajlarından yararlanan MSP, siyasi İslâmm etkin olabilmesi için gerekli koşulları hazırlamaya başladı. Erbakan, "mücahitlerim" dediği İmam-Hatip mezunlarının sayısını artırmak amacıyla bu okullarının sayısını yükseltmek için yoğun çabalar harcamanın yanısıra (1970 de 72 olan sayı 1980'de 374'e yükselmiştir)İmam-Hatip mezunlarına üniversiteye girme hakkının tanınmasını da sağladı. 1970'li yıllarda aşağıda açıklanacak siyasi, sosyal ve ekonomik koşulların sonucu ortaya çıkan siyasi kutuplaşma şiddet hareketlerine yol açtı. Aşırı solu temsil eden gruplar ile 1960'larda güçlenmeye başlayan ülkücüler arasındaki çatışmalar, mezhep ayrılıkları yüzünden çıkan kanlı olaylar (1978 Kahramanmaraş olayları gibi), ayrılıkçı hareketler ve İran İslâm devriminin etkisi ile radikal kimliğini ortaya döken İslâmi hareket, ülkede büyük huzursuzluklar yarattı. Ülkeye çeki düzen verme amacı ile 12 Eylül 1980'de silahlı kuvvetler yönetime el koydu. Aşırı siyasi ceryanlara karşı alınacak tedbirler sadece örgütlenme hürriyetinin koşullara bağlanması ile kalmadı. Devlet kontrolünde "ılımlı İslâm"ı, gençleri siyasi sapmalardan koruyacak bir panzehir olarak gören yönetim, silahlı kuvvetlerinin Atatürk ilkelerine ve laikliğe olan güçlü bağlılığına rağmen zorunlu din derslerini anayasa maddesi olarak benimsedi. Siyasi örgütlenme kanallarının tıkanması, siyaseti caminin huzurlu ve sessiz ortamına itti. 1980 askeri müdahalesinden sonra kapanan Milli Selamet Partisi, 1983 yılında Refah Partisi adı altında tekrar açıldı ve 1987 yılında siyasi yasakların kalkması ile Erbakan, Partinin başına geçti. 1980'lerde İslâmi faaliyetleri destekleyecek birçok vakfın kurulması, dini dergi ve muhtelif yayınlar ile halka dini eğitim verilmesi ve de tebligat metodu ile her bireyin bilinçlendirilmesi gibi yöntem ve stratejiler aracılığıyla siyasi etkinliğini artıran İslâmi hareket, iktidar yolundaki engelleri ortadan kaldırabilmek için yeni sistem içi yöntemler üretmeye çalışıyor. Uluslararası İslâmi dayanışmaları ve dış ülkelerdeki krizleri (örneğin Bosna Hersek'teki Müslümanlara karşı uygulanan katliamlar) halkı mobilize etmek için etkin biçimde kullanabilen İslâmi hareket, laiklik ilkesini sorgulayan kitlelerin hızla çoğalmasına yol açıyor. 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde Refah Partisinin 22 il ve de Ankara ve İstanbul'da anakent belediyelerini alması, iktidar yolundaki kilometre taşlarından biridir. Îslâmİ Hareketi Etkileyen Siyasi, Sosyal ve Ekonomik Koşullar İslâmi hareket, Cumhuriyet'in ilk yıllarında siyasi prestij ve gücünü yitirmiş din adamları, tarikat şeyhleri ve Atatürk devrimi karşıtı reaksiyonerlerin ittifakı ile başladı; zaman içinde taşra esnafından da destek buldu. 1950'li yıllarda kırsal ve taşra kökenli kitlelerden destek alarak gelişti. Bu kitlelerin desteği, onların güçlü dini duygularından ve tutucu kültür yapılarından kaynaklansa da, merkezdeki elitin çevredeki kitleleri siyasi katılımdan uzak tuttuğu inancı, çevrenin, merkeze karşı reaksiyonunu dile getirmek için İslâmi muhalefet yolunu seçmesine neden oldu. 1950'li yılların sonunda İslâmi hareket yeşerdiği kırsal alanı aşarak merkeze yöneldi. 19601ı yıllarda hızlı nüfus artışının yarattığı demografik baskılar sonucu, kırsal kesimde karşılaşılan toprak yetmezliği nedeni ile endüstrileşmenin başladığı kent merkezlerine göç başladı.*13^ Köyden kente göç ekonomik nedenlerin yanısıra yeni bir hayat tarzı arama, kan davası, siyasi sorunlar gibi nedenler ile ivme kazanmıştır. Köyden metropollere göç, kentleşen bireyleri değil, gecekonduda mahalli gelenek ve göreneklerini yeniden üreterek yaşayan, hemşehrilik ve akrabalık ilişkileri ağı içersinde veya dini derneklerde örgütlenen kitleleri yarattı. Gecekondudaki ikinci nesil, apolitik ebeveynlerinden farklı olarak aktif siyasetle uğraşmanm gelecekleri için önemini kavramıştı. 1970'lerin gecekonduları, 1961 Anayasasının getirdiği özgürlükler, sol hareketin yarattığı siyasi bilinçlenme, farklı siyasi cereyanların (ülkücü hareket, ayrılıkçı hareketler ve dini akımlar) yarattığı politize olmuş kişiler ile aşırı siyasi görüşlerin gelişmesine elverişli ortamlara dönüştü. Eğitim imkânları, istihdam imkânları ile doğru orantılı sağlanmadığı için, elitin çocukları ile rekabet etmenin endişesi içindeki üniversite öğrencisi radikal siyasi oluşumlara heyacanla cevap verdi. Sol hareket böyle bir ortamda hızla taraftarlar kazanırken, İslâmi hareket de gecekondu ve üniversitelerde destek bulmaya başlamıştı. 1970'li yılların aktif siyasi katılımı anayasal yöntemlerin dışına çıkarak şiddet kullanımı ile de ifade bulduğu için, 1980 askeri müdahalesi ile siyasi katılım büyük ölçüde bloke edildi. Gelir dağılımının sürekli ücretli ve maaşlı kesim aleyhine bozulduğu ekonomik gelişme sürecinde, 1980'li yıllarda izlenen liberalleşme politikaları ile önemli gelişmeler kaydedilmiş olsa da reel ücretlerdeki düşüş, enflasyon ve işsizlik sonucu, genelde memurlardan oluşan kentli orta sınıf, ekonomik gücünü ve sosyal prestijini yitirmeye başlamış ve yeni ümitler vaad edecek siyasi cereyanlara açık hale gelmiştir. Bu arada toplumu hedef alan İslâmi hareket, tebligat yoluyla her bireyi İslâmi bilinç kazanacak şekilde eğitmeye başlamıştır. Tebligat ve dini eğitimin gerek sayıları artan İmam-Hatip liselerinde sağlanması, gerekse liselerdeki zorunlu din dersleri yoluyla alınması, bir İslâmi uyanış yaratmıştır. Bu da birçok insanın laiklik ilkesini sorgulamasına ve özellikle sisteme karşı tepki duyanlar arasında İslâmi hareketin taraftar bulmasına yol açmıştır. Ekonomik zorlukların İslâmi hareketin yükselişinde oynadığı rolün yanısıra, ülkenin siyasi çıkmazlar, çöküntü ve ahlâki cürüme ile karşı karşıya olduğu inancını paylaşanlar, çözümü İslama dönüşte bulmuşlardır. Osmanlının altın çağlarına duyulan nostalji ve Türkiye'nin İslâmi bir devlet şekli ile dünyada önemli rol oynayabileceğine inananlar da, farklı ekonomik ve sosyal koşullarına rağmen, İslâmm çözüm olduğu konusunda birleşmişlerdir. Bu durumda İslâmi hareket sadece marjinal kentli sınıflar, esnaf ve kökenden yetişmiş iş adamları tarafından değil, yeni orta ve üst-orta sınıflar ve köy kökenli büyük toprak sahipleri tarafından da desteklenmeye başladı. Refah Partisinin 27 Mart 1994 seçimlerindeki başarısı İslâmi hareketin sosyo-ekonomik profili, siyasi çıkar ve amaçları farklılık gösteren birçok sosyal sınıf arasında bulduğu destek ile açıklanabilir. Sonuç Cumhuriyet'in kurulmasını izleyen sosyal ve siyasi devrimler ile 1937'de anayasal bir ilke olan laiklik ilkesi, yeni kurumlar, yasal düzenlemeler ve uygulamalarla hayatın her alanındaki ilişkileri yeniden düzenlemeye başlamıştır. Laikliği İslâm ile ve geleneksel yaşam tarzı ile uzlaştıramayan güçler zaman içinde örgütlenerek siyasi yaşamı etkilemeye başlamışlardır. Bu güçler laik sisteme karşı olsalar da, laikleştirici güçlerle de bazen işbirliği yaparak mücadele etmişlerdir. Zaman zaman anayasal ilkelerin dışına çıksalar da, genelde sistem içi yöntemlerle (örneğin parti kurmak) İslâmi davayı sürdürmüşlerdir. Hükümetler, laiklik karşıtı şeriat yanlısı güçlere karşı karmaşık ve çelişkili yanıtlar vermiştir; kimi zaman laiklik ilkesini güvence altına alabilmek için yeni anayasal düzenlemeler getirmiş, kimi zaman da laiklik ilkesini temelde zedelemeyen, fakat uzun dönemde siyasi sonuçları sorgulanabilecek ödünlere başvurmuşlardır. Bazen sistem karşıtı şeriat yanlısı güçlere karşı "resmî İslâm"ı güçlendirme yöntemini uygulamışlardır. Din ve devlet arasındaki bu karmaşık ilişkiler, devlet bünyesinde (genel yönetim içinde) yer alan Diyanet İşleri Başkanlığının laiklik ilkesine aykırılığı, tartışmalar yaratmış ve bu durum laikliği çelişkilerle dolu bir zemine oturtmuştur. Anayasa Mahkemesinin laiklik konusundaki kararlarını inceleyen Dinçkol, "Kararlarda, laiklik ilkesinin, batıda uygulanan biçimiyle ülkemizde uygulanmasının mümkün olmadığı belirtilerek, bu da dinsel ve toplumsal nedenlere bağlanmıştır", sonucunu çıkartır. Türkiye'deki tarihi, siyasi ve sosyal koşullar, dini işlerin yönetiminin başka ellere bırakılmasına elverişli olmadığı inancını yerleştirmiş ve devletin din işlerine müdahalesini meşrulaştırmıştır. Din ve devlet arasındaki çelişkiler, sosyal, siyasi ve ekonomik krizlerin yaşandığı son 10 yılda derinleşmiş ve siyasi belirsizliklere yol açmıştır. Kaynak : Nilüfer Narlı - Cogito 1994 Yaz |
|
|
|
![]() |
| Yer İmleri |
| Etiketler |
| devlet, din, islam, laik, laiklik, türkiye |
| Seçenekler | |
| Biçim | |
|
|