![]() |
|
|||||||
| Kayıt ol | Yardım | Üye listesi | Tarihsel Takvim | Arama | Bugünün mesajları | Forumları okunmuş olarak işaretle |
| Güzel Yazılar Seçkin,farklı bakış açısına sahip yazılar,makaleler,fikir yumakları bu bölümdedir. |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler | Biçim |
|
|
#1 (permalink) |
|
40dk Nöbetçi
![]() Üyelik tarihi: Feb 2008
Yaş: 36
Mesajlar: 58
|
Post-Lîberal-Demokrasi mi?
I Siyaset kuramcılarının ekonomik varsayımlara, özellikle de ekonomik kuramlara büyük ilgi göstermeleri genel olarak övgüye değer bir şey olarak görülse de bu ilgiye pek de önem verilmez. Benim okuduğum üniversite, siyaset bilimiyle ekonomiyi tek çatı altında birleştirmeyi sürdüren üç beş üniversiteden biridir. Siyaset bilimini ayrı bir bölüm olarak okutma eğilimi oldukça akla yakındır. Siyaset bilimi çok daha güvenilir, çok daha gelişmiş ve geniş kapsamlı bir ders haline geldikçe bağımsızlığının sınırlarını genişletmek istemesi de çok doğal bir eğilimdir. Siyaset bilimindeki bu ayrılımcılık akımına koşut olarak değerlere bağlı olmayan, deneysel çözümleme yönünde de göze çarpan bir akım başgöstermiştir. Deneysel çalışmalar çoğaldıkça, geçmişte siyaset üzerine büyük kuramsal yazıların özünü oluşturan değer kaygısı giderek ana konunun dışına itilmiştir. Ben, her iki akımın da artık oldukça tehlikeli olduğunu, liberal demokrasinin gücüne gereğinden çok güvenilmesinin bir sonucu olduğunu öne sürüyorum. Siyaset biliminin, şimdi her zamankinden de büyük ölçüde kendi kuralsal kuramını yeniden gözden geçirmeye, böyle yaparken de ekonomik sistemlerin ve ekonomik varsayımların o kuram üzerindeki etkilerinin tam olarak bilincinde olmaya gereksinimi olduğunu ileri sürüyorum. Siyaset biliminde siyasal değerlerin dikkatlerin odak noktası olması gereği azalmamış, çoğalmıştır, aynı zamanda siyaset kuramında ekonomik varsayımların önemi de azalmamış, artmıştır. Bu görüşlerin ilki fazla kanıta gerek göstermese gerekir. Bir arada varoluş'un değişkenliğine tanık olduğumuz günümüzde, liberal-demokratik dünyada siyaset üzerine kafa yoran herkes, siyasal değer sistemlerinin, siyasal ideolojilerin, ya da adına ne derseniz onun, uygulamada büyük bir önemi olduğunu görebilir. Bir arada varoluş düşünüldüğünde insanları iki sınıfa ayırabiliriz: düşmanca 'bir arada varoluş'a inanlar ve barış içinde 'bir arada varoluş'a inananlar. Düşmanca 'bir arada varoluş'a inananlar, birbiriyle uzlaşması olanaksız ideolojilerin çatıştığını görürler, bizimkileri sertleştirmemiz gerektiğini düşünürler. Barış içinde 'bir arada varoluş'a inananlarsa birbiriyle uzlaşabileceği umulan ideolojilerin arasında rekabet olduğunu görürler, bu ideolojilerin her ikisinin de temel değerlerini içeren bir başka şeyin onların yerine geçebilmesine olanak sağlayacak biçimde her ikisinde de değişiklik olmasını umarlar. Aklı başında olan hiç kimse bu iki grubun da dışında kalamaz. Askeri yöntemin sonuçları konusunda temel bilgilere sahip olan hiç kimse, askeri eylemin bir arada varoluşu sona erdirebileceğine inanmaz. Bir arada varoluş'u sona erdirebilecek tek şey, mevcut sistemlerden birinin ya da her ikisinin, birbirleriyle olan ilişkiyi tam olarak 'bir arada varoluş' diye tanımlanamayacak bir şekle dönüştürecek türde bir gelişmeyi kendi içinde göstermesidir. Öyleyse iki sistem ve iki ideoloji arasında, İDİr arada varoluş' denebilecek bir şeye gereksinim olduğunu varsayabiliriz, varoluşun koşulları dönüşene kadar bu gereksinim geçerli olacaktır. Hem liberal demokrasinin hem de komünizmin klasik tanımlanışlarından bu yana ideolojilerinde ya da doğrulayıcı kuramlarında bazı değişiklikler olduğunu da varsayabiliriz; bununla birlikte bu değişikliklerin yeni olguları hesaba katmaya yetip yetmedikleri tartışmaya açık bir noktadır. Bundan, liberal demokratların liberal demokratik toplum ve devletin mantığını sürekli araştırmaları gereği olduğu sonucuna varılıyor. Bizim kuramamızm dışında bir başka kuram olup olmadığını, eğer varsa, hangi yolu izlememiz gerektiğini sormamız zorunludur. Bu sonuca, değişimin olguları kabul edilerek ulaşılıyor gibi görünse de, liberal-demokratik dünyanın siyaset kuramcıları ya da yazarlarının genelde vardıkları ya da büyük boyutta uydukları bir sonuç değildir. Kuramcılar arasında, 'bir arada varoluş' gibi pratik konuların kuramsal çalışmaları düzleminde kendi bilinçlerine girmesine izin vermemek konusunda bir eğilim vardır. Kimileriyse bu olguları kabul etmişler, ama yok etmeye çalışmışlardır. Bu iki sistemin ilk ortaya çıkışlarından bu yana hem uygulamada hem kuramda, hem liberal-demokratik hem komünist dünyalarda birtakım değişiklikler olduğu genel olarak hiç sorgulanmamıştır. Buna verilen karşılıklardan biri, birinin ya da ötekinin hiç sezdirmeden değiştiği, bunun sonucunda da çözümleyemediğimiz sorunların artık gerçek sorunlar olmadığıdır. Böylece bugünlerde, adına 'post-kapitalizm' denen bir konuda çok değişik yazılar yazılmaktadır. Bu deyimi kullanan siyaset yazarları ve kuramcılar post Marksizmden de söz etmek eğilimindedirler. Her iki durumda da geçerli olan fikir şudur: Arasına çizgi konularak yazılan şeyin gerçekte yok olmuş olduğunu, yerini tümüyle değişik başka bir şeyin almış olduğunu öne sürmek. Her iki durumda da, eski şeye yüzeysel olarak benzeyen bir şeyin hâlâ ortalıkta olduğu yadsmamıyorsa, belki de bu şeye 'post' diyerek eskisinin ruhundan kurtulabilinir. Böylece, eski tarz kapitalizmi toplumda geçerli ve kabul edilebilir olan ahlak kuralları açısından haklı göstermek gitgide güçleşmişse, onun yerini bir başka şeyin almış olduğunu görmek oldukça yararlı olacaktır. Ve eski tarz Marksizm sorun çıkarmayı sürdürüyorsa, onun yok olduğunu ve yerine bir başka şeyin geçtiğini duyurmakla çok daha kolay baş edilebilir onunla. Bu yeni kavramları kabul edilebilir kılmak için öne sürülen bu olgularda -kapitalizm ve Marksizmde görülen dönüşümlerde- bir nebze gerçek payı vardır. Kapitalizm artık güdümlü bir ekonomi biçimini almıştır. Kapitalizmi yöneten, kısmen fiyat belirleyici şirketler ve şirket topluluklarıdır, bunlara yön veren de, giderek artan bir ölçüde, yönetimsel ve başka tenolojik becerileri kullanmak, birikmiş yönetimsel sermayeden olabildiğince yararlanmak gereksinimidir. Kapitalizmi kısmen yöneten, işgücünden yüzde yüz yararlanma amacını güden devlettir; en azından sistemin bütününün sağlamlığının, kendi kârlarının ve güçlerinin önkoşulu olduğunu ve böyle bir sağlamlığın büyük buhranının tekrarlanmasını engelleyeceğini gören kapitalistlerin gönülden paylaştıkları ve uyguladıkları bir amaçtır bu. Bu biçimde uygulanan bir kapitalizm, hiçbiri kendi başına fiyat saptayacak durumda olmayan üretim birimlerinin arasındaki düzensiz rekabete her şeyi bırakan eski modelin tıpkısı olamaz. Bu yüzden ben, ancak kapitalizmin yalnızca geliştiğini, yerini bir başka şeye bırakmadığını söylemeye yetkili olabileceğimizi düşünüyorum. Marksizm de değişmiştir. Şimdi ve gelecekte sosyalizme yumuşak geçişe inanan bugünkü Sovyet Marksizmi, klasik Marksizmden belirgin bir biçimde farklıdır. Bununla birlikte, kapitalizm olayında olduğu gibi burada da, kurulu sistemin olgulardaki değişikliğe uyarlanmasıyla karşı karşıya olduğumuz ve bu uyarlamanın başlangıçtaki sistemin temel önermelerini koruduğu ileri sürülebilir. Bu raporda benim için en önemli konu, ne kapitalizm ekonomisi ne de Marksizmin felsefesi ya da toplumbilimidir; benim konum bireyciliğin siyasetidir. Yine de bu üçü, birbiriyle ilintisi olmayan şeyler değildir. Tüme ulaşmamız belki de, eveleyip gevelemeden, şu anda bir post-liberal-demokrasi kavramı geliştirmemizin uygun olup olmadığını sormaktır. Burada iki gerçek soru vardır. Birincisi, liberal-demokratik kuram, ilk olarak kesin bir biçimde ifade edildiğinden bu yana, yeni bir ada hak kazanacak ölçüde değişmiş midir? Başka bir ifadeyle, elimizde bir post-liberal-demokrasi kuramı var mıdır? Ben yanıtın hayır olduğunu düşünüyorum. İkincisi, şimdiki haliyle bu kuram, liberal-demokratik devleti ve toplumu, şimdi oldukları gibi ya da ileride değişip düzelebilecek biçimleriyle hak etmekte midir, yoksa daha da değişmiş bir kurama, yeni bir ada hak kazanacak ölçüde değişmiş bir kurama hâlâ gereksinim duyuyor muyuz? Başka bir deyişle, bir post-liberal-demokratik kurama gereksinmemiz var mıdır? Ben bu sorunun yanıtının evet olduğunu düşünüyorum. II Liberal-demokratik kuramdaki değişiklikleri saptamaya çalışırken, kendimize dayanak noktası olarak neleri almalıyız? Günümüzde liberal-demokratik kuram olarak gördüğümüz şeyin ilk tanımını bulmak için çok geriye gitmeye gerek yok, biçimsel demokratik görüş liberal görüşle birlikte on dokuzuncu yüzyılın başında Bentham tarafından ele alındıysa da J.S. MüTden daha geriye gitmemiz gerekmiyor. Gerçek liberal kuram - bireysel haklar ve sınırlı hükümet kuramı elbette ki on yedinci yüzyılda başlamıştır. Ancak on dokuzuncu yüzyıla kadar, liberal devlet gibi liberal kuram da hiç demokratik değildi; büyük bir bölümü özellikle anti-demokratikti. Liberal demokrasi kuramı, her bireyin kendisini yönetecek hükümeti ve birtakım başka hazları seçerken eşit değerde bir oya sahip olduğu konusundaki demokratik ilke ile klasik liberal kuramın huzursuz bir bileşimi olarak ortaya çıkmıştır. Huzursuz bir bileşimdi, çünkü klasik liberal kuram, bireyin sınırsız mülk edinme hakkına, kapitalist pazar ekonomisine ve böylece de eşitsizliğe bağlanmıştır, yoksullara seçme hakkı vermekle bu saydıklarımızın tehlikeye düşeceğinden korkuluyordu. Liberal-demokratik kuramın temel sorunu, serbest pazar ekonomisinin istemleriyle bütün insanların istemlerini aşağı yukarı eşitlik sağlayacak biçimde uzlaştırmaktı. Liberal demokrasinin kapitalizmin içerdiği bir olay olduğunu sık sık anımsamalıyız. Liberal demokratik kurumlar yalnızca ve yalnızca kapitalist ülkelerde ortaya çıkmışlardır; ayrıca, serbest piyasa ve liberal devlet içinde gücünün bilincinde olan ve sesini duyurmakta kararlı olan bir işçi sınıfı doğduktan sonra olmuştur bu. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılın liberal kuramcıları, piyasanın önemini, başka bir deyişle, bizzat işgücünün pazarlanabilir ve normal olarak da pazarlanan bir mal olarak yer aldığı tam kapitalist piyasa sisteminin önemini derinliğine anlamışlardı. Bu yüzden ekonomik varsayımların, başka bir deyişle somut varlık üretmekte olan insanlar arasındaki değişik ilişki yöntemlerinin temel değeri hakkındaki varsayımların, örneğin Locke'dan Bentham'a kadar olan dönemde, hiçbir zaman klasik liberal siyasal kuramın düzleminin çok altında olmaması pek şaşırtıcı değildir. Ne var ki, on sekizinci yüzyıldan günümüze gelene kadar bu varsayımlar ilginç ve dikkat çekici bir hareketlilik göstermişlerdir. On sekizinci yüzyılın sonuna gelindiğinde, klasik liberal kuram, Bentham'ın yararcılık felsefesinde en olgun biçimine kavuşmuştu. Zevkten acı çıkarılınca elde kalan şey olarak tanımlanan yarar, bireyin ve toplumun yararının tek ölçütü olarak ele alınmıştı. Toplumsal yarar, bireysel yararların toplamının en üst düzeye çıkarılması olarak görülüyordu. Bentham, kendisinden önceki liberal kuramın doğal haklar önermelerini küçümsemiş olsa da, kendi sistemine böyle bir önermeyi bir başka biçimde koymuştur; bireysel yararların toplamını alırken her birey bir kişi olarak sayılacaktı. Liberal devlet, yararın en üst düzeye çıkartılması konusunda en hesaplı davranan devlet sayılacaktı. Liberal devlet, temel siyasal yararlar diye adlandırılabilecek şeyleri yaşam güvencesi, bireysel hareket özgürlüğü, mal güvenliğien iyi biçimde sağlayabilecek devletti. Liberal devlet aynı zamanda bütün toplumun maddi yararlarını da en üst düzeye çıkartabilecekti. Ya da, piyasanın bu yararları en üst düzeye çıkarmasına izin verecekti. Serbest piyasa güvencesi veren böyle bir liberal devlette, bütün bireylerin kendi yararını en üst düzeye çıkarmak, ya da açlıktan ölmemek konusundaki doğal arzusu herkesin birbiriyle verimli ilişkiler içine girmesine yol açacaktı, bu ilişkiler de toplumun toplam yararını en üst düzeye çıkartacaktı. Böylece, klasik siyasal ekonomiyi güçlendiren ve ondan güç bulan Benthamizm, piyasanın maddi yararları en üst düzeye çıkarmasına izin vermesini temel alarak liberal devleti neredeyse haklı görmüştür. Maddi ürünlerin, onların oluşumuna işgüçleriyle, topraklarıyla ya da sermayeleriyle katkıda bulunan bireyler arasında paylaştırılmasınm piyasaya bırakılmasının gerekli olduğunun farkındaydı Bentham, öte yandan böyle bir yolun sürekli eşitsizlik anlamına geleceğini de görüyordu. Gerçekten de varlığın ya da gelirin eşit olmasının doğruluğunu kabul ediyordu. Bu düşüncede olmasının nedeni, azalan yararlar ilkesiydi: Aç bir adamın, yediği ikinci dilim ekmekten birincisinden aldığı kadar zevk almayacağı ilkesiydi bu, ya da daha genel anlamda, bir şeyden elinde ne kadar çok olursa o şeydeki her artışın sana getireceği yararın azalacağı ilkesiydi. Bu ilke ve her bireyin hazzının bir tek haz sayıldığı göz önünde tutulduğunda, herkese varlıktan eşit pay düşmesi halinde toplumun tamanının toplam hazzının ya da toplam yararının en üst düzeyde olacağı sonucuna varılmaktaydı. Ne var ki Bentham, eşitlik konusundaki düşüncesini bu biçimde ortaya koyduktan sonra bu düşüncesinin verimlilik düşüncesine boyun eğmesi gerektiğini iddia etmiştir. Mülkiyet eşitsizliği konusunda güvence olmadıkça sermaye birikimi konusunda herhangi bir dürtü olmayacaktı. Ayrıca, aç kalmak korkusuyla hareket eden büyük bir işgücü olmadıkça, piyasanın verimliliği en üst üst düzeye çıkartması olanaksızdı. Siyasette söz sahibi olmak isteyen sıradan insanların istemleri kendisini hissettirmeye başladığında klasik liberal kuram işte bu evredeydi. Liberal siyasal kuramda ekonomik varsayımlar oldukça büyük yer kaplıyordu; liberal görüş, büyük ölçüde maddeyi en çoklaştıran bir görüştü. John Stuart Mili ise çok daha başka bir şeyi vurguladı. Gelişmeye başlayan demokrasinin istemlerini ciddiye alan, onları derinden hisseden ilk liberal olduğu için ciddi liberal demokratların ilki olarak görülebilir. Gerçekten de tümüyle demokratik bir ayrıcalık konusunda birtakım kuşkular taşıyordu. John Stuart Mili, okuması yazması olmayanlara ve doğrudan vergilendirilmeyenlere oy hakkı vermek istemiyordu, ancak yoksulların okuma yazma öğrenmelerini ve doğrudan vergilendirilmelerini arzuluyordu. Ne var ki, oy verme hakkına sahip olacakların tümü eşit oy hakkına sahip olmayacaktı. Daha iyi bir eğitim görmüş olanların, siyasal konularda hüküm vermekte daha yeterli olanların birden fazla oy hakkı olacaktı. Bu açılardan, Mill'in demokrasi anlayışı Bentham'mkinden daha yeterli sayılırdı. Daha köklü bir bakış açısından bakıldığında, Mili daha fazla demokrat sayılabilir. Çünkü o insanları olduğu gibi değil, olabileceklerini düşündüğü biçimde kabul ediyordu. Bentham'ın toplum yararını maddi olarak en üst düzeye çıkarma ölçütüne karşı çıkıyordu. Mili, bütün hazlarm eşit olduğunu kabul etmiyordu, piyasanın bunları adil bir biçimde dağıtacağına da inanmıyordu. İnsanların elinden, Benthamizmin kendilerini mahkûm ettiği 'parayı kap-açlıktan kaç' türü bir yaşayıştan çok daha iyisinin geleceğine inanıyordu. Gelişigüzel yararların en üst düzeye çıkartılmasını toplumsal yararın ölçütü olarak kabul etmiyordu; insanın yetilerini-ahlâksal, akılsal, estetik ve maddî üretim yetilerini- geliştirmeyi ve onlardan yararlanmayı toplumsal yararın ölçütü olarak görüyordu. Bunun bir demokratik inanç olduğunu söyleyebiliriz. Bu görüş, piyasaya sırtını dönmekti. Bir insanın değerini piyasanın kararlaştırmasına izin vermeyi yadsıyan bir görüştü. Bu görüş, başka değerleri piyasa değerlerinin üzerine çıkarıyordu. Mili sonunda umarsızlığa düştü yine de, kendi değer anlayışını hâlâ inanmakta olduğu siyasal ekonomiyle uzlaştıramıyordu. Dünyanın işinin devam etmesi gerekiyordu, rekabete dayalı özel teşebbüs dışında bu işin başka nasıl sürdürülebileceğini bilemiyordu Mili. Kendi yarar ölçütünün, ücret, iş ve sermaye arasındaki mevcut ilişkiyi lanetlendiğinin açıkça farkındaydı, bu ilişkinin ücretle çalışanlar tarafından çok geçmeden desteklenmez duruma geleceğini düşünüyordu. Mill'in tek çıkış yolu, sanayide bir ortaklık ağının ya da üretimci kooperatiflerinin her işçiyi kendi kendinin kapitalisti yapmaya yeteceği ve böylece girişimcilik sisteminin ücretiş ikilisinin aşağılanmadan işlemesine olanak tanıyacağı umuduydu. Seçkin bir ekonomist sayılmasına karşın MüTin kapitalist piyasa ekonomisinin özünü kavramamış olduğunu görmek pek de güç değil. Bu özü kavramamış olması yüzünden piyasa ahlâkını da kolaylıkla yadsıyabilmiştir. Liberal- demokratik kuramın kurucusunun, piyasa ahlâkının üstüne ancak piyasa toplumunu anlayayaması yüzünden çıkabildiğini söylemek zorundayız. ingiltere'deki liberal-demokratik geleneğin ikinci seçkin kişisi olan T.H. Green konusunda da aynı sözler geçerlidir. Asla bir ekonomist olduğu iddiasında bulunmayan filozof T.H.Green'i, ekonomik konulardaki saflığı dolayısıyla çok daha kolay bağışlayabiliriz. Mili gibi o da piyasa ahlâkını kınıyor ve reddediyordu. Hatta bu konuda Mill'den çok daha sert davranıyordu, bunun nedeni belki de Mill'in aksine yararcıl felsefeye sadık kalmaya çalışma sorunu olmamasıydı. Bununla birlikte, bireysel kişiliğin özgürce gelişmesinin, piyasa düzeneği kanalıyla sınırsız mülk edinme hakkını, hatta eksiksiz bir veraset hakkını şart koştuğunu öne sürüyordu. (Bu, Mill'in bir adım gerisine düşmek demektir, çünkü Mili, piyasanın işlemesinin yol açtığı eşitsizlikleri silmek için yüksek veraset vergisi koymak istiyordu.) Green, proletaryanın -kendi deyimiydi bu-varlığmm özel mülkiyetin mantığına ters düştüğünü düşünüyordu; bu mantık, her bireyin, kendisini geliştirebilmesi ve kusursuzlaştırabilmesi için, geçinebilmesine ancak yeten miktarın üstünde yeterli varlığa sahip olmasını şart koşuyordu. Ancak Green kapitalizmin yapısını öylesine az tanıyordu ki, proletaryanın varlığını kapitalist girişimin yapısına değil, derebeylik zamanlarından kalma toprağa el koyma uygulamasının süregelen etkilerine ve bunun bir sonucu olan sınırsız mal sahipliğine bağlıyordu. Suçu derebeyliğine ve verimsiz mal sahiplerinin süregelen haklarına yükleyerek, kapitalizmi insanların çoğunluğunun içinde bulunduğu durumdan sorumlu olmaktan tümüyle uzak tutuyordu. En azından bunun, Green'in kapitalist piyasa ekonomisinin temel kurallarını Miirden çok daha az anlamış olduğunu gösterdiğini söyleyebiliriz. Mili ile Green, İngiliz liberal-demokratik siyaset kuramının modelini kendi aralarında ve kendi zamanlarından başlayarak kurmuş oldular. O zamandan bu yana, liberal-demokratik kurama, bu ikilinin aşmayı başaramadıkları engelleri aşırtmaya yetebilecek yeni anlayışlar eklenmediğini söylemek yerinde olur sanıyoruz. Bu ikisi piyasa ahlâkına başkaldırmalardı, ama bu başkaldırı, kuram düzleminde bile olsa, başarısızlıkla sonuçlanmıştı. O günden bugüne ne oldu? Liberal- demokratik kuramcılar adeta Mili ile Green'e yanaşıp kalırlarken, liberal ekonomik kuramda da yeni bir adım atıldı. Bu yeni adım, marjinal yararcılık kuramıydı. Klasik kuramdan çok daha karmaşık olan ve fiyat sistemini çok daha iyi açıklayabilen bu kuram, aynı zamanda dikkatleri toplumsal ürünün toplumdaki sınıflar arasında dağıtılması sorunundan-Adam Smith ile Ricardo bu konuyla ilgilenmişlerdi- başka yöne çevirebilmişti. Marjinal yararcılık kuramı, ya da sonradan adlandırıldığı gibi neoklasik kuram, birtakım üstü örtülü değer yargıları içeriyordu. Bu kuram, kapitalist piyasa sisteminin yararcılığı en üst düzeye çıkardığını, herkese -işçiye, girişimciye, kapitaliste ve toprak sahibine- katkısının değeri oranında pay verdiğini ifade ediyordu. Bu sistem, üretimdeki her öğenin - her işgücü, sermaye, toprak ve girişim paymm-kendi katkısının marjinal verimliliğine eşit olan bir ödül elde ettiği bir dengeye yöneliyordu. İlk kez 1870'lerde ortaya konulan ve Marshall tarafından kesin biçimi verilen bu kuram temel öğeler bakımından hâlâ yerini korumaktadır. Kuşkusuz bazı bakımlardan birtakım değişikliklere uğraması gerekti. Tekelci gelişmelere yer açması gerekti. Keynes'in, çoğunluğun mutluluk ve çıkarının en üst ölçüde sağlandığı durumda sistemin kendiliğinden denge kurmaya yönelmediğini, kaynaklardan ve işgücünden gereğinden az yararlanılması durumunda da bir denge kurabildiğini kanıtlamasından sonra kuramda, sistemi istenilen ölçüde tutabilmek için sürekli olarak hükümet müdahalesine izin verilmesini sağlayacak bir değişiklik yapılması zorunlu oldu. Bütün bu değişiklikler olsa da, neo-klasik kuramın kapitalist girişimin pek az değişikliğe uğramış sistemine hâlâ geçerli bir tez sağladığı söylenebilir. Değişikliğe uğramış piyasa sistemi, yararları en üst dereceye çıkardığı ve ödülleri marjinal verimliliğe göre dağıttığı gerekçesiyle haklı görülebilir. Pek az çağcıl ekonomistin herhangi bir şeyi haklı çıkarmak uğruna kendi kuramını cesurca kullandığı bir gerçektir. Pek çoğu teknik kuramlardan değer yargıları çıkarmaktan kaçınır. Gerçekten de, ortodoks kuramın öğelerini özümsemiş olan ve ekonomist sayılmayan kişiler değil de ekonomistler, piyasanın yararı en üst dereceye çıkarmasının ancak belirli bir gelir dağılımı olduğunu varsayarak ortaya konulabileceğini ve dağıtımda marjinal verimlilik kuramının varlığın ya da gelirin ahlâkî yönden dürüst bir dağıtımının yapıldığını göstermediğini açıkça anlayabilmişlerdir. Siyasal kuramcılarsa ekonomik kuramdaki bu sınırlamaları kolayca gözardı etmişlerdir. Mili ile Green'in karşı karşıya kaldıkları ikilemi çözümlemeyen liberal-demokratik siyasal kuramın, liberal-demokratik devleti temelde haklı çıkarmak için yukarıda sözü edilen ılımlı serbest girişim kuramına büyük ölçüde dayandırıldığını söylemenin doğru olduğunu düşünüyorum. Günümüzdeki liberal-demokratik kuramın, çok da uygun olarak, birtakım bireysel özgürlüklerin -konuşma ve yayımlama özgürlüğü, din ve derneklere katılma özgürlüğü- hâlâ merkezsel bir önem taşıdığında ısrar ettiği bir gerçektir. Bu kuram, bireyin üstün ahlâkî değer taşıdığını hâlâ öne sürmekte, en köklü yararın bireyin kendini geliştirmesi olduğunu söylemektedir. Ancak kuram, bu yararın -elbette refah devletinin değiştirdiği biçimiyle- piyasa kanalıyla sağlanabileceğine inanmıştır. Bu kuramın en temel değer yargısı, ılımlı neo-klasik ekonomik kuramda bulduğu değer yargısıdır; bu değer yargısı en iyi toplumun ılımlı piyasa toplumu olduğunu, çünkü bu toplumun, mutluluğu ve çıkarları en üst dereceye çıkardığını ve bunları her bireye hak ettiği ölçüde dağıttığını söylemektedir. Bu açıdan bakıldığında, günümüzdeki liberal-demokratik kuramın Mill'in dile getirdiği ilk baştaki liberal-demokratik konumdan iki adım geriye gitmiş olduğu görülür, ilk adım, maddi yararcılığın en çoğa çıkarılmasını benimseyen demokrasi- öncesi klasik liberal görüşe bir geri dönüş olarak tanımlanabilir. Liberal-demokratik kuram, John Stuart Miirden daha geriye, Bentham'm değer yargılarına dönmüştür; bu değer yargıları, bireylerin mevcut alışkanlıkları, zevkleri ve tercihlerini olduğu gibi alarak, onların yararlarını ayırım yapmadan değerlendirmeyi en köklü veri olarak görüyordu. İkinci adımsa liberal-demokratik kuramcılarla birlikte neo-klasik ekonomistleri de geriye, hatta ilk klasik ekonomistlerden de geriye götürmüştür. Klasik ekonomistler hem bir şeye karşı, hem de bir şey için savaşım veriyorlardı. Bu kişiler, içinde yaşadıkları toplumun değerlerini, bu toplumun temel öğesi olan rantiye ahlakını ve kendi gözlerinde boşa harcama olan şeyi kabul etmek istememişlerdi. Onların gözünde, toplumdaki mevcut düzen işgücünü birtakım amaçlar için kullansa da, bu amaçların var olduğu gerçeği, bu kullanımı kendiliğinden haklı çıkarmıyordu. Klasik ekonomistler, verimli işgücüyle verimsizi birbirinden ayırıyorlardı, verimsiz işgücü hakkında ve bunu doğuran toplumsal ve siyasal düzenlemeler hakkında sert sözler kullanıyorlardı. Kısacası, bu kişiler mevcut değer ölçülerini inceliyor ve hakkında eleştirel hükümler veriyorlardı. Aynı şeyi neo-klasik ekonomistler hakkında söylemek mümkün değil. Bunlar, yalnızca piyasada gerçekten yer etmiş olan değer ölçüleriyle ilgilenirler. Onların sisteminin dayandığı bireysel yararlar, bireylerin birey olarak sahip oldukları tercihler ve zevklerle tayin edilir. Toplumun yararını ya da refahını en çoğa çıkarırken bütün gereksinmeler eşit değerdedir. Ne varsa, haklıdır. Bu konuma gelinmesi ve bu konumun muhafaza edilmesi pek de kolay olmamıştır. En büyük sorun, marjinal yararcılık kuramının, görece fiyatları açıklamasında azalan yarar ilkesine dayanmasıydı. Bir şeyden elinde ne kadar çok varsa, o şeyin daha çoğuna sahip olmak için o kadar az arzu duyarsın. Görünüşe göre bu, ne kadar zenginleşirsen servetinin her artışında o kadar az zevk alırsın görüşünü gerektiriyordu (Bentham bu gerekliliği koy muştu). Bunu itiraf etmek, her insanda, en temel gereksinmelerden saçma sapan sayılabilecek şeylere kadar uzanan bir kaçınılmaz gereksinmeler dizgisi olduğunu gözlemek demekti. Kaçınılmaz gereksinmeler dizgisi olduğunu gözlemek demek, eşit gelir dağılımı bulunmayan piyasa sisteminin toplumun bütün bireylerinin toplam yararını en üst dereceye çıkarma becerisinden ciddi biçimde kuşku duymak demekti, bu beceri ise sistemin en büyük haklılık gerekçesi olarak ileri sürülmektedir. Bir bireyin alacağı hazlarm zaman içinde karşılaştırılmasının yapılabileceğini kabul etmemek gibi basit bir yola başvurarak bu zorluğun üstesinden gelinmiştir. Dün yoksul, bugünse zengin olan bir adam daha önce kapılmadığı arzulara kapılabilir. Yeni ve değişik arzuları olabilir, bu arzulara düşkünlük göstermesinin verdiği zevkin bambaşka biriyken değişik gereksinmelerini karşıladığında aldığı zevkten daha az olduğunu kim söyleyebilir? Zaman arası yararlılık karşılaştırmaları bir kenara bırakılırsa, azalan marjinal yarar ilkesinin toplumsal açıdan tehlikeli sonuçlarından kaçınılmış olunur. Varlığın ya da gelirin eşitsizliği nasıl olursa olsun, yararın en üst düzeye çıkartılabileceği söylenebilir. Galbraith'm de işaret etmiş olduğu gibi, marjinal yararlılık kuramcılarını başka bir açıdan bakarak tartıştığımızda, onların burada ayaklarını pek sağlam zemine basmadıklarını söyleyebiliriz. Çünkü onların görmezden geldikleri bir olgu var: Bir toplum ne kadar zenginleşirse, piyasanın karşıladığı gereksinmeler üretim işleminin kendisi tarafından o kadar çok yaratılır. Galbraith'm iddia ettiğine göre, sistemin yarattığı gereksinmelerle bireyin kendisinde doğuştan var olan gereksinmelerin aynı derecede zorunlu olduğunu ya da aynı ahlâkî değerde olduğunu düşünmemiz için hiçbir neden yoktur. Galbraith bu noktada, özgün ya da doğuştan gelen arzularla rekabetçi ve eşitsizliğe dayalı bir toplumun yarattığı yapay arzular arasında ahlaksal bakımdan bir ayrım olması gerektiğinde ısrar eden Rousseau ile kendisini aynı çizgide görmektedir. Benim vurgulamak istediğim nokta, doğal ve yapay gereksinmelerin arasında bir ayrım yapmanın, ancak herkesin doğuştan gelen bir arzuyla başkalarını geçmek istediğini ya da doğuştan gelen bir dürtüyle daha da çoğunu arzuladığını ileri süren önermeyi yadsımak suretiyle olabileceğidir. Bu önermeyi kabul ederseniz, ancak ve ancak onu kabul ederseniz, ayrım yapmak için neden kalmayacaktır. Çünkü bu önermeyi kabul ederseniz, kim yeni bir şeye sahip olursa ötekiler de aynını isteyecektir, gereksinmeleri gerçek gibi olacaktır, tıpkı daha doğal ya da daha temel görünen gereksinmeler gibi o kişilerin kendi doğalarından süzülecektir. Demek ki marjinal yararcılık kuramcıları, doğuştan gelen evrensel öykünme olduğunu, ya da doğuştan gelen, doyurulması güç geresinmeler olduğunu varsaymaktadırlar. Hem böyle yapanların hem de toplum yararı kuramcılarına güvendikleri oranda liberal-demokratik kuramcıların, geriye doğru iki değil üç adım atmış olduklarını söyleyebiliriz. Hatta on yedinci yüzyıldaki baş rakip Thomas Hobbes'dan bile geri gitmişlerdir. Çünkü Hobbes bile yalnızca bazı kişilerin içlerinden gelen doğal bir arzuyla daha fazlasını elde etmek istediklerini, ötekilerinse sahip oldukları hazzm düzeyinden hoşnut kalacaklarını öne sürerek sistemin bu kişileri ellerindekini muhafaza edebilmek yolunda daha fazlası için rekabet etmeye zorladığını varsayımından yola çıkmıştır. Buna zorlayan sistem, başka bir yerde de öne sürmüş olduğum gibi, şart koştuğu niteliklere ancak kapitalist piyasa toplumunda rastlayabileceğimiz bir sistemdir. Hobbes, insanları rekabete zorlayanın, onları 'ötekilerden üstün olma' arzusuna kaportanın toplum olduğunu görmüştü. Arzuyu doğuran, toplumsal ilişkilerdi. Bu durumu fark edemeyen çağımız kuramcılarına Hobbes öncesi kuramcılar diyebiliriz pekâlâ. Bu noktayı daha fazla kurcalamamalıyız. Çünkü Hobbes, önemli ölçüde kendi toplum modelinin tutsağı olmuştu; kapitalist bir piyasa toplumu modelini kurduktan sonra bu modeli bir toplum modeli olarak ele almıştı. Ama en azından o böyle yaparken, düşüncede ileri adım atmıştı. Hobbes'dan üç yüz yıl sonra aynı işi yeniden yapmanın pek mazur görülecek bir yanı yok. Liberal-demokratik kuramın gelişimi içinde işaret etmiş olduğum değişikliklerin temel çizgilerini şimdi özetleyebiliriz. Bu kuram, klasik liberal kuramın kalıtını sağlam bir biçimde alarak başlar, klasik kuram liberal toplumun ve liberal devletin, toplumun bütün üyelerinin mutluluk ve çıkarının toplamını en çoğa çıkarmasını ya da piyasanın bunu yapmasına izin vermesini en büyük erdem olarak kabul etmekteydi. Her birey bir tek kişi sayılıyordu, toplumdaki her yarar ötekiyle eşdeğerdeydi. John Stuart Mili ve Green ise bu piyasa ahlâkını reddetmişlerdir. Amaç artık insanları olduğu gibi alıp maddi çıkarlarını en çoğa yükseltmek değil, insanların yetilerini olabildiğince geliştirmek, onlardan yararlanmaktır. Bu görüş ötekinden çok daha iyi ve demokratikti. Ancak Mili ile Green, bu görüşle piyasa ekonomisinin zorunlu gereklilikleri arasındaki uyumsuzluklarla uğraşamadıklar, piyasa ekonomisinin temellerini tam olarak anlayamadılar. O günden bu yana liberal-demokratik kuramın aynı çizgide ilerlemiş olduğunu, sorunun özüne egemen olamadığı için en üst derecede yarar konulu eski teze yeniden ve daha da çok güvenir olduğunu öne sürüyorum. Liberal-demokratik kuramın bunu yaparken biraz olsun utandığını söyleyebiliriz; belki de kuram, amacı daha yüksek yararlar, daha yüksek değerler olan Mill'in serbest toplum görüşüne hiç de uymadığının farkındadır. Ama yine de böyle yapmıştır. Bireylerin yararları arasında zamanlar arası karşılaştırmalar yapmayı reddeden marjinal yarar analizini kayda değer bir ölçüde yadsımamıştır. Liberal demokrasideki değişimlerle ilgili bu araştırmamıza bir soruyla başlamıştık: Yeni bir ad almaya hak kazanacak ölçüde değişmiş midir? Artık post-liberal-demokra-tik kuram oluşmuş mudur? Yanıt açıktır. Şu anda mevcut olan şey, post-liberal-demok-ratik kuram değil, liberal kuramın gerilemesidir. Bu yeni duruma demokrasi öncesi liberal kuram demek daha isabetli olacaktır. Bir sorumuz daha vardı: Kuram, şimdiki haliyle, liberal-demokratik devlete ve topluma şimdi oldukları gibi ya da düzelip gelebilecekleri durumda uymakta mıdır, yoksa bir başka, daha değişik kurama, yeni bir ada hak kazanacak ölçüde değişmiş bir kurama gereksinme duyuyor muyuz? Başka bir deyişle, bir post-liberal-demokratik kurama gereksinmemiz var mıdır? Şimdiye kadar söylediklerimden benim post-liberal-demokratik kurama gereksinmemiz olduğunu düşündüğümü anlamışsınızdır. III Gereksinmenin ölçüsünü tayin eden, yalnızca mevcut kuramın ilk baştaki liberal-demokratik kuramdan bir ya da iki adım geride olduğu düşüncesinin verdiği ölçü değil, aynı zamanda liberal-demokratik devletin ve toplumun, kendilerini doğrulamak ya da gerekli kılmak üzere ortaya konulan özgün kuramdan bu yana ne ölçüde değişmiş olduklarıdır. Devlet ve toplum önemli ölçüde değişmişlerse, kuramdaki değişikliğin yönünden farklı bir yöne doğru değişmişlerse, aşılması gereken mesafe daha da büyür. Ya da, daha hoş olarak, toplum ve devlet öyle bakımlardan değişmişlerdir ki, Mili ile Green'in kuramsal olarak çözümlemeyi başaramadıkları sorunlar çözülebilecek gibi görünmektedir. Temel sorun, yoğun sermaye birikimi bulunan, ürüne yapılan her katkının marjinal verimiyle uygun olarak ödülden pay alman piyasa ekonomisinde iş sahipleriyle işçiler arasında büyük boyutta bir eşitsizlik olmasıydı, öyle bir eşitsizlik ki büyük çapta yapılacak bütün değişikliklerin ve bireysel yeteneklerin kullanılmasının önünü tıkıyordu. Bir üçüncü sorun daha vardı, o da piyasa toplumunun, yaşamın niteliğini bozan paraya tamah eden, para düşkünü bir davranışı yüreklendirmesi ya da istemesiydi: Piyasa, toplumun yararını en çoğa çıkarabilirdi, ama ancak yararlarda niteliksel farklılıklar olduğunu yadsıyarak. Piyasa toplumunda ya da liberal devlette bu güçlükleri azaltacak ya da ortadan kaldıracak değişiklikler olmuş mudur? Biz burada bu soruları sistematik bir biçimde yanıtlamaya kalkışamayız. Olsa olsa bu konuyla ilgili bir ya da iki akımdan söz edebiliriz. Bir genelleme yapmayı göze alıp, demokratik ayrıcalıkların ortaya konulusundan bu yana, liberal-demokratik devlette yapılan değişikliklerin toplumdaki ve ekonomideki değişikliklerden daha önemsiz kaldığını söylemek istiyorum. Devletteki değişiklik derken öncelikle hükümetlerin seçilmesi ve yetkilendirilmesi konularındaki değişiklikleri düşünüyorum. Demokratik ayrıcalıkların ortaya konuluşuyla birlikte, hükümetlerin seçilme ve yetkilendirilme biçimlerinde önemli değişiklikler olduğu bir gerçek. Seçmen sayısı arttıkça parti örgütleri de daha önem kazanmış, parti disiplini daha sağlamlaşmıştır. Daha sonra, hem seçilmiş temsilcilerin seçmenlerine olan ilgileri azalmış, hem de hükümetlerin seçilmiş temsilcilere karşı olan ilgileri azalmıştır. Ancak bütün bunlar, liberal-demokratik devletteki değişiklikler değil, demokrasi öncesi liberal devletle liberal-demokratik devlet arasındaki değişikliklerdir. Bunların dışında, hükümet politikasını tayin eden standart yöntemin bir parçası olan baskı gruplarının ortaya çıkması ve örgütlenmesi sayılmazsa, hükümetleri seçmede ve yetkilendirmede çok büyük değişiklikler olmamıştır. Hükümetlerin sahip oldukları gücü nasıl kullandıklarına bakarsak, buradaki değişiklik daha göze görünürdür. Ama bu noktada artık toplumdaki ve ekonomideki değişikliklerin alanına girmiş oluyoruz. Çünkü, düzenleyici devletin, refah devletinin ortaya çıkmasına neden olanlar da bu değişikliklerdir. Toplumdaki ve ekonomideki değişikliklere bakarsak, bunların arasındaki iki tanesi ötekilerden daha belirgin olarak ortaya çıkar: Yalın rekabetin çöküşü ve refah devletinin yükselişi. Bu iki değişiklik, görece düzenlenmemiş serbest piyasa ekonomisinden çıkıp büyük çapta özel iktisadi kuruluşlar ve devlet tarafından çok daha sıkı yönetilen ve yol gösterilen bir sisteme geçiş olarak özetlenebilir. Bu değişiklikler son birkaç on yılda çok daha çarpıcı biçimde ortaya çıkmışlardır. Kuşkusuz bunlar yalnızca son birkaç on yıla özgü şeyler değildirler. Toplumu refaha kavuşturmayı amaçlayan önlemler, buhranları önlemeye ve işsizliği yok etmeye yönelik para ve finans politikaları, dış ticaretin ve yurtiçindeki üretimin denetimi ve yönetimi ve daha başka şeylerin bir arada toplam etkisi, piyasa ekonomilerine daha 1930'lu yıllardan başlayarak bambaşka bir görünüm vermiştir. Aynı derecede önemli olan bir başka husus, üretim birimlerinin ölçülerindeki değişikliktir. Hiçbir üreticinin ya da satıcının fiyatları saptayamadığı piyasalardan uzaklaşılıp fiyatların gitgide artan bir ölçüde, bunu yapabilecek güçte olan, hatta kimi zaman hükümetlerin ya da hükümet gruplarının kendi düzenlemelerine destek vermesini sağlayabilecek şirketler ya da şirket grupları tarafından saptandığı piyasalara geçilmiştir. Bu, yabancısı olduğumuz bir şey değildir. Bu noktada bu raporun başında sözünü ettiğimiz soruya yeniden dönüyoruz: Kapitalizm ne kadar değişmiştir? Post-kapitalizm dönemine mi geçmiş bulunuyoruz? Ben böyle olduğunu sanmıyorum. Kimilerinin öne sürdüğü kadar büyük bir değişiklik olmamıştır. Kuşkusuz bütün bunlar, kapitalizmi nasıl tanımladığınıza bağlıdır. Eğer kapitalizmi, hükümetin müdahale etmediği bir serbest girişim sistemi olarak tanımlarsanız o zaman elbette ki bizim şimdi oldukça sıkı düzene bağlı sistemimiz kapitalizm sayılamaz. Ancak ben, kapitalizmi laissez-faire ile eşit tutmayı çok yanlış buluyorum. Ben kapitalizmi, işin ya da ödüllerin buyurganca paylaştırılmadığı, kendileri için en kârlı olacak hareket biçimini hesabeden ve ellerindeki kaynakları (her bireyin, salt kendi işgücü bile olsa, elinde bir kaynak vardır) bu hesaba uygun olarak kullanan özgür bireyler arasında karşılıklı sözleşmeye bağlı ilişkilere dayanarak üretim yapılan bir şey olarak tanımlamayı yeğliyorum. Böyle bir sistemde, temel yapısının değişmesine gerek kalmadan, oldukça büyük ölçüde devlet müdahalesine yer vardır. Devlet, genelde olduğu gibi, farklı vergiler ve para yardımlarıyla, rekabeti ve tekelleri denetleyerek, toprak ve işgücü kullanımını denetleyerek, bazı üretim çeşitlerine ya da belirli malların üreticilere avantaj ya da dezavantaj sağlayarak müdahale edebilir. Burada devletin yaptığı her bireyin kendi en kârlı hareket biçimini hesabederken ortaya çıkardığı eşitliğin öğelerini değiştirmektir. Hesapta kullanılan verilerin birkaçı değişse de sistemin temel nedeni değişmez, yani insanlar, net kârlarını hesabederken ortaya çıkan sonuca göre hareket ederler. Fiyatlar hesaplama sonucu ortaya çıkan bu kararlara uygun olarak oynadıkça, fiyatlar malların üretimini sağladıkça ve dağıtımına yön verdikçe, sistemin temel yapısının değişmediğini söyleyebiliriz. Çağcıl devletin düzenleyici rolünün ve refah devletinin içerdiği transfer ödemelerinin kapitalizme ters düşmediğini kabul edebilir, öte yandan da kapitalizmin, içerdiği oldukça belirgin öteki yenilik nedeniyle bir başka şeye dönüştüğünü ileri sürebiliriz. Bu yenilik, modern şirketin belirli bir noktaya yükselmesidir; bu noktada davranışları rakip olmaktan çok (Schumpeter'in kullandığı güzel sözcükle) birbiriyle ilintili olan birkaç şirket fiyatları koyup piyasalara egemen olabilirler; kararlarını asıl etkileyen, kârı en yüksek derecesine yükseltmek değil, imparatorluklar kurup büyümektir. Bu olayın ortaya çıkması, neo-klasik ekonominin içinde var olan doğrulayıcı kuram üzerinde kuşkular uyanmasına neden olmaktadır; çünkü bu koşullar altında, şirketin fiyatlandırma kararının verimi ya da yararı en üst düzeye çıkaracağına inanmak için ortada bir neden bulunmamaktadır. Ancak bu, sistemin temel yapısını değiştirmemektedir. İtici güç yine de en yüksek kâra ulaşmaktır, çünkü şirket, ancak kârını yükselterek büyümeye ve egemenliğini kurmaya devam edebilir. Farklı olan tek şey, en yüksek kârın elde edileceğinin hesaplandığı zaman aralığıdır. Şimdiki güdümlü ekonomimiz, yani hem devlet hem de fiyat koyucu şirketler tarafından güdülen ekonomimiz, benim gözümde kapitalizmin üstün bir biçimi değildir. Hâlâ kapitalizmdir. Ancak, kapitalizmin toplumun yararını en üst düzeye çıkardığını ileri süren kuramı anlamsız duruma gelmiştir. Modern liberal-demokratik kuram, yararı en üst dereceye çıkarma inanışına geri döndüğü oranda bu kuram, hemen hemen saf rekabetin olduğu günlerdekine oranla daha da uyumsuz kalacaktır. Refah devletinin eski fırsat eşitsizliğini hangi oranda azalttığı ve bireysel kişiliğin daha iyi gelişmesi şanslarını hangi oranda artırdığı konusunda görüş ayrılıkları olacaktır. Sağlığın ve okuma-yazma düzeyinin genel düzeyinde yapılacak iyileştirmeler, öteki koşulların eşit olması halinde, insanların çoğunluğunun yaşam düzeyini iyileştirecektir. Ancak öteki koşullar eşit değildir. Çünkü refah devletini doğuran üretim sisteminin kendisi, başka değişikliklere de neden olmuştur. Kaçınılmaz olarak çalışma yöntemini öyle bir düzenlemiştir ki çoğu kişi için üretim çalışması, kendi yetilerini tam anlamıyla kullanması ya da geliştirmesi olarak kabul edilemez. Bireysel yetilerin kullanılması ya da geliştirilmesi bu yüzden her türlü maddeye, en geniş anlamda da estetik ya da psikolojik şeylere karşı duyulan gereksinmenin geliştirilmesi ve tatmin edilmesi olmaya başlar. Ancak sistem burada da değişiklikler yapmıştır. Çünkü rekabete ve birbiriyle yarışmaya dayalı olan, bunları gerektiren piyasa sistemi, karşıladığı gereksinmeleri kendisi yaratır.İnsanların hayatta kalmak için gereksindikleri en düşük düzeyin üstüne çıkarken karşılamasını öğrendikleri zevkler ve gereksinmeler, daha önce gördüğümüz gibi, üretim sisteminin bizzat yarattığı zevkler ve gereksinmelerdir. Sistem, çok sayıda üretici arasındaki (bu evrede sistemi hâlâ tüketicinin egemen olduğu bir şey olarak düşünebiliriz) yaygın bir rekabet modelinden çıkıp fiyatları ve ürünleri denetleme gücü giderek artan, daha az sayıda ama daha büyük topluluklar ve gruplar arasında güç sahibi olmak için yürütülen bir rekabet modeline giderek artan bir ölçüde geçtikçe, sistemin tatmin edeceği gereksinmeleri yaratma eğilimi de gitgide güçlenir. Sistemin tatmin edeceği gereksinmelerin ve zevklerin, iyi toplumun liberal-demokratik ölçütü olan bireysel kişiliğin gelişmesine izin vereceğini ya da bunu yansıtacağını beklememiz için hiçbir neden yoktur. Öyleyse, liberal-demokratik toplumdaki değişiklikler görünüşe göre doğrulayıcı kuramın yeterliliğini artırmak yerine azaltmıştır. Toplumdaki değişiklikler, kuramdaki değişikliklerle birlikte ele alındığında, kuram, liberal-demokratik dönemin başlangıcında olduğundan daha az uygun görünmektedir topluma. Toplumdaki değişikliklerden bir tanesi, kuramdaki değişikliğin aksi yönüne olmuştur. MiH'den bu yana kuram, yararı en üst düzeye çıkarma görüşüne daha da çok dayanmaya başlamışken, toplumun kendisi, yararı en üst düzeye çıkarma istemi artık kabul edilemeyecek olan ve daha da güdümlü bir sisteme yönelmiştir. Toplumdaki öteki temel değişiklik bunu telâfi edememiştir, başlangıçtaki liberal-demokratik kuramın temel sorununa bir çözüm yolu gösterememiştir. Başka bir deyişle, hayatın niteliğinde liberal-demokratik ölçütlere uygun olan bir düzelme sağlaması için refah devletindeki ve güdümlü piyasadaki değişikliğe güvenilemez. Tek dayanağımız, zevklerin yaratılması ve denetimidir. Bütün bunları başlı başına yeni bir kurama gereksinme duyduğumuzu ortaya koymaktadır, 'post -liberal-demokratik' tanımına layık olmak için bu kuram şimdi elimizde olandan yeterince farklı olmalıdır. Ancak böyle bir kurama gereksinme duymamızın ikinci bir nedeni daha vardır, bu neden yeni bir kuramı hangi yönde aramamız gerektiğini bize işaret edebilir. IV Son elli yılda ve özellikle de son yirmi yılda, zevklerde ve gereksinmelerde, liberal-demokratik toplumlarda gözlemlemiş olduğumuzdan oldukça farklı değişiklikler olmuştur. Ben kendi zevklerimizdeki bir değişikliği düşünmüyorum, benim düşündüğüm dünya çapında bütün insanların toplamının zevkindeki değişiklik; bütün insanlar derken hatırı sayılır kişilerden, üzerimizde güçlerinin etkileri olabilecek kişilerden söz ediyorum. Elli yıl önce, dünya neredeyse Batının liberal-demokratik kapitalist toplumlarının hükmü altındaydı. Onların ekonomileri her yerde egemendi, kuramları da. O günden bu yana dünyanın üçte ikisi liberal demokratik piyasa toplumunu dışlamış durumdadır, hem uygulamada hem de kuramda. Lenin'den Nkruma'ya ve Sekou Toure'ye kadar Batının değer sistemi, ya Marksizm adına ya da Rousseau tarzı halkçı kamu iradesi kuramı adına dışlanmıştır. Her üç ideolojinin de hemen hemen aynı temel değeri öne sürdükleri doğrudur bireyin yaratıcı yetilerinin gelişmesini ve ortaya konulmasını. Öteki iki ideolojinin reddettiği, ikisinin ortasında olan liberal-demokrasi ilkesidir; en temel insancıl değerlerin yalnızca ve yalnızca hem siyasal hem de ekonomik hayattaki serbest girişimcilikle, yalnızca serbest parti sistemiyle ve kapitalist piyasa sistemiyle sağlanabileceği ilkesi. Dünyanın geri kalan üçte ikisinde, istekli taraftarlarıyla, hatta olumlu yönde istekli olan taraftarlarıyla birlikte liderler, en azından kendi ülkeleri için en temel hümanist amaçlara liberal-demokratik yöntemlerle yönelmenin olanaksız olduğuna karar vermişlerdir. Belki de onlar, liberal-demokratik kuramın ikilemini ve en ileri koşullarda bile olsa liberal-demokratik toplumun yeterliliğinin kuşkulu olduğunu bizden daha açık olarak görebilmişlerdir. Bu insanların bizim toplumumuz konusundaki yorumlarını her zaman yaptığımızdan çok daha ciddi bir biçimde ölçüp biçmemizin zamanı gelmiştir. Piyasa toplumu modeli içinde hedefimize doğru ilerlememizin hâlâ olanaklı olup olmadığı üzerinde kafa yormamızın zamanı gelmiştir. Yöneldiğimiz güdümlü kapitalizm sisteminin bundan böyle durmaksızın non-kapitalist sistemlerle rekabet etmesi gerekecektir. Rekabet, her sistemin kendi bireyleri için sağlayabildiği haz derecesinde olacaktır. Şu anda, adamakıllı önemli olan bireysel özgürlüğün ruhsal hazzı konusunda öteki sistemlerin çok üstündeyiz. Ancak eğrimizin aşağı yönelmiş olması olasıdır ve büyük bir olasılıkla ötekilerinki yükselecektir. Dünyanın geri kalan yerlerindeki devrimlerin kırıntılarını toplamak istemiyorsak demokratik bilinçlilikte bir devrime gereksinmemiz vardır. Yararı en üst düzeye çıkarma masalını bir yana bırakmalıyız. Rekabete dayalı, en çoklaştırıcı olmayı amaçlayan davranışın, ahlaksal ya da uygun anlamda, bizim için hâlâ akılcı bir şey olup olmadığını düşüncelerimiz bulanmadan araştırmalıyız, ya da şimdi elimizin altında olan çok yüksek düzeyli maddi verimliliğin ilk baştaki liberal-demokratik görüşe yararlı olup olmadığını kendimize sormalıyız. Şimdiye kadar olduğu gibi, yavaş yavaş daha fazla eşitliğe doğru ilerlerken elimizdeki özgürlüğü de (sahiplenici bireylerin özgürlüğü) nasıl koruyabiliriz diye sorduğumuzda, bunca zamandır yanlış soruları mı soruyorduk diye düşünmemiz gerekir. Belki de sormamız gereken, bugüne kadar özgürlüğün gereği sandığımız çok büyük ölçüde bir eşitlik olmadan anlamlı özgürlüğe çok daha uzun süreli sahip olunabilir mi sorusuydu. Ne Rousseau'nun popülist öğretisinden ne de Marx,m radikal öğretisinden ürkmeliyiz. ikisi de bize uymaz, ancak düşündüğümüzden çok fazla şey öğrenebiliriz bunlardan. Hatta -burada bulunan ekonomistler yararların zamanlar arası karşılaştırmasını yapmama izin verirlerse- dünyayı anlamanın bir aracı olarak Marksizmin yararının zamanla arttığı da söylenebilir. Kaynak : Cogito Yaz 1995 - C.B. Macpherson Çeviren: İlknur Özdemir |
|
|
|
![]() |
| Yer İmleri |
| Etiketler |
| demokrasi, demokrat, devlet, işçi, işçiler, kültür, liberal, liberalizm, marx, post |
| Seçenekler | |
| Biçim | |
|
|