iklim Değişimleri ve Uygarlığın Doğuşu
Küresel ısınma ve iklimlerin değişmesi, günümüzde en popüler konular arasında. Yaşadığımız çağın ikliminin yavaş yavaş değişmekte olduğunun hepimiz farkındayız. Biliminsanları gelecekte dünyamızı yeni bir buz devrinin beklediğini söylüyorlar. Onlara göre şu anda iki buzul çağı arasındaki ılıman iklimi yaşıyor dünyamız. İklim değişiklikleri yalnızca günümüze özgü ve yalnızca insanı etkileyen bir şey değil. Gelecekte bizi nelerin beklediğine ilişkin tahminler yaparak bir sonraki buzul çağını düşünmeyi binlerce yıl sonrasına bırakabiliriz, çünkü buzul döngüsünde henüz bu kadar zamanımız var. Bunun yerine gelin birlikte geçtiğimiz buz çağının ardından dünyamız nasıl etkilendi, insanoğlu ılıman iklim sayesinde uygarlığını nasıl geliştirdi acaba ?
Dümyamız şu anda jeolojik devirler içinde Holosen dönemini yaşıyor. Bu dönem, son buzul çağının bittiği, yaklaşık 11.000 yıl öncesinden günümüze kadar olan dönemi kapsıyor. Dünya tarihinde insanlık için en önemli çağlardan biri Holosen olarak kabul ediliyor. Bunun nedeni insanın bugünkü uygarlık seviyesine ulaşmasını sağlayan kültürel gelişimini bu dönemde yaşamış olması.
Son buzul katının ardından gelen buzul çözülmeleri karmaşık gelişmelere yol açmıştı. Yaklaşık 11.000 yıl önce iklim oldukça ılımanlaşmıştı. Ne var ki bu ılımanlaşma sürecinin kesintili olduğu ve Kuzey Amerika’daki geniş buz örtülerinin Labrador’daki son bölümlerinin 7500 yıl öncesine kadar varlıklarını koruduğu biliniyor. Büyük buz örtülerinin erimesi, Holosen bölümün ilk evrelerinde tüm dünyada deniz düzeyinin önemli ölçüde yükselmesine neden olmuştu. MÖ 10 binli yıllarda deniz düzeyinin günümüzdekinden yaklaşık 35 metre aşağıdaydı. Günümüzdeki deniz seviyelerineyse MÖ 6000’li yıllarda ulaşıldı. O tarihten bugüne dek deniz seviyeleri bu miktarın biraz altında ve biraz üzerinde değişiklikler gösteriyor. Denizlerin yükselerek o dönemde açıkta olan kıta sahanlıklarını kaplaması paleocoğrafik değişikliklere neden olmuştu. Asya’yı Kuzey Amerika’ya bağlayan kara parçasının sular altında kalması ve Bering Boğazı'nın oluşması, bu dönemde gerçekleşti. Benzer biçimde Britanya adalarıyla Avrupa, Japonya ile Sibirya, Tasmanya ile Avustralya ve Sri Lanka ile Hindistan arasındaki karasal bağlantılar sular altında kaldı.
O döneme değin kalın buz örtüleriyle kaplı alanlardaki buzların erimesiyle karalarda da belirgin değişiklikler oldu. Bu bölgelerdeki buzun ağırlığı, altındaki yer kabuğunun çökmesine neden oluyordu. İzostatik çöküntü olarak adlandırılan bu durumu, bir geminin üzerine yük bindikçe suya batması gibi düşünebiliriz. Buzların erimesiyle karalar üzerindeki basınç kalkmış ve yerkabuğu yükselmeye başlamıştı. Sözgelimi, İskandinavya gibi yoğun buzullarla kaplı bölgelerin izostatik dengelenme yoluyla birkaç yüz metre yükseldiği biliniyor.
Holosen dönemde iklimin hızla ılımanlaşmasının bir sonucu da bitki örtüsündeki yaygın değişikliklerdi. Sözgelimi, Avrupa’nın batısındaki buzul alanlarına egemen olan yaygın tundra bitki örtüsü, yerini huş ağacı ve çamdan oluşan kuzey ormanlarına bırakmıştı. Böylece buralarda zamanla meşe ve karaağaç gibi kışın yapraklarını döken geniş yapraklı ağaçlar da yetişti.
Holosen dönem içinde de soğuk ve ılıman dönemlerin birbirini izlediği zamanlar oluyor. İklimdeki ılımanlaşma sürecinin uzun dönemler boyunca sürdüğü, ısının günümüzdekinden 2-3 derece daha fazla olduğu dönemler olduğu gibi, daha soğuk dönemlerin de zaman içinde yaşandığı biliniyor. Sözgelimi 14. yüzyılda başlayan, 1680-1730 yılları arasında en şiddetli dönemini yaşayan ve 1850 yılına dek süren dönem, sıcaklığın 1 derece düşmesi nedeniyle “küçük buzul çağı” olarak adlandırılıyor. Bu dönemde dünyada soğumaya bağlı çeşitli felaketler de yaşanmış. Vikinglerin ilk keşfettiklerinde Grönland (yeşil ülke) adını verdikleri topraklar buzlar altında kalmış. Benzer biçimde bu dönemde İzlanda buzlarla çevrilmiş, kuzey denizlerinde balıkçılık büyük sekteye uğramış. Şiddetli soğuklarla geçen kışlar, donan göller ve nehirler bu dönemde sıklıkla karşılaşılır manzaralar olmuş. Bunların sonucunda kuraklık ve kıtlık dönemleri de peş peşe gelmiş.
İklim Değişikliği ve Uygarlık
Küresel ısınma nedeniyle geçtiğimiz yıl Birleşmiş Milletler Kenya’da bir toplantı düzenledi. Bu toplantının temel konusu çevreye uyum olarak özetlenebilir. Günümüzden binlerce yıl önce Buzul çağının sonunda insanların yaptığı yine aynı şeydi: iklime ve çevreye uyum sağlamak. Yaklaşık on bin yıl önce buzul çağı bitip buzlar çekilmeye başladığında, insanlar da değişmeye başlayan doğanın peşinde yaşamaya başlamışlardı. Ilıman iklimle birlikte buzulların yerinde artık vahalar, bereketli otlaklar, nehirler ve göller kalmıştı. Bir zamanlar yaşam için oldukça çetin olan koşullar kaybolunca, gerek insan gerek hayvan yaşamı daha kolay oluyordu. Otlaklar hayvanlar için bulunmaz ölçüde zengin bir besin kaynağıydı ve hayvanlar da avcıların en değerli besin kaynağıydı. Böylece, MÖ 8000-6000 yılları arasında ilk uygarlıklar dünyanın çeşitli yerlerinde belirmeye başlıyordu.
Ihman iklimle birlikte bitki ve hayvan yaşamının zenginleşmesi, insan için daha fazla besin anlamına geliyordu. Avcı toplayıcı bir kabile, buz çağının çetin koşullarında yalnızca belli sayıda grup üyesini besleyebiliyordu. Oysa yeni dönemin getirdiği yalnızca uygun iklim koşulları değil daha iyi beslenme koşullarıydı. Artık insanlar üşümeyecekleri gibi aç da kalmayacaklardı. Bu rahatlatıcı koşul beraberinde yeni gelişmeler getirdi. Daha uygun koşullarda daha iyi beslenen insanların ömrü uzamaya başlamış, aralarında altmış yaşına ulaşabilenler bile olmuştu. İnsan ömrünün uzaması, deneyimin biriktirilmesi ve genç nesle aktarılması açısından önemliydi. Henüz yazılı bir kültür oluşturamamış insanlar için kültürel birikim sözlü olarak aktarılıyordu. Uzun yıllar yaşamış, deneyimli görgülü yaşlılar, peşlerinden gelen genç kuşağı yetiştirip, onların av, savaş, deri yüzme, alet yapma, iz sürme gibi becerilerinin artmasına yardım ettiler. Yaşlılar aynı zamanda geleneklerin ve dini inanışların da yeni kuşağa aktarılmasından sorumluydu. Böylece inanç istemlerinin içine doğa güçlerinden ayrı olarak “atalar” kültü de girmeye başlamıştı. Saygı gören, bilgili atalar yarı kutsal bir konuma yerleştirilmiş, çoğu zaman ölümlerinden sonra bile onlara saygı duyulmaya devam edilmişti.
Bu dönemde nüfus da artmaya başlamıştı. Gerek yaşam koşullarının daha uygun olması, gerekse yeni nüfusun daha kolay beslenebiliyor olması, bir zamanlar mağaralarda küçük klanlar halinde yaşayan insanların sayısının artmasına daha büyük topluluklar oluşturmalarına neden oluyordu. Kalabalık gruplar halinde avlanan avcılar, artık daha büyük hayvanlara saldırmaya cesaret edebiliyorlardı. Kalabalık bir kabile, av bölgesini başka bir kabileye karşı savunmada daha avantajlıydı. Üstelik tüm kabileye yetecek kadar çok ve hızlı elde edilmiş yiyecek avcılara daha fazla boş zaman sağlıyordu. Bu da beraberinde işbölümü getiriyor ve başka alanlarda yeni yetenekler geliştirme şansı veriyordu. Tarımın keşfedilmesinde boş zamanların artmasının büyük etkisi olmalı. Tarımın ortaya çıkışındaki etkenlerden biri de av hayvanlarının ve çevreden toplanan bitkilerin sayısının artması diyebiliriz. Avcı toplayıcı bir kabile, yeni av alanları aramak için sürekli göç etmek yerine, bir bölgede eskisine oranla daha uzun süre kalabiliyorlardı. Başlangıçta düzenli bir tarım olarak adlandırmayacağımız ama genel olarak bahçecilik olarak bilinen eylemler bu koşullar altında ortaya çıkıyordu.Yenilebilir yabani bitkilerin sayısının artması ve kabilelerin bitkilerin olgunlaşma süresi boyunca aynı bölgede yaşaması, ürünlerin yetiştirilmesi fikrini ortaya atmış olmalı.
Gökhan Tok - Bilim ve Teknik Şubat 2007
Kaynaklar:
kron1.eng.ox.ac
biopact
DIE OFF - a population crash resource page
scienceweek